18 Aralık 2016 Pazar

SIRR-ÜL KÂŞİF YA DA GİZLİ HAZİNE AVCISI http://www.risalehaber.com/gizli-hazine-kasifi-ya-da-ilahi-ayna-olarak-insan-18767yy.htm
HİÇ BÖYLE BİE NAMAZ KILDIM MI? http://www.risalehaber.com/hic-18743yy.htm
BENLİĞİNİ YARATICINA "SATMAK" http://www.risalehaber.com/benligini-yaraticina-vermek-18706yy.htm
DÜNYA SAVAŞI ARAFESİNDE YENİ DÜNYA YENİ TÜRKİYEhttp://www.risalehaber.com/yeni-turkiye-ve-yeni-dunya-18616yy.htm
RİSALE-İ NURDA NELER ANLATILIR http://www.risalehaber.com/risale-i-nurda-neler-anlatilir-18527yy.htm
EHLİ SÜNNET İTİKADININ KALESİ OLAN CEMAATLER http://www.risalehaber.com/ehl-i-sunnet-itikadinin-kalesi-olan-cemaatler-tarikatler-18484yy.htm
CEMAATLER TARİKATLER YENİ DÖNEMİhttp://www.risalehaber.com/15-temmuz-cemaatlerin-tarikatlarin-yeni-donemi-ve-temel-esaslar-18453yy.htm
FETÖ İHANETİ VE DİN HİZMETLERİ http://www.risalehaber.com/feto-ihaneti-ve-din-hizmetleri-18422yy.htm
DARBE DİRENİŞ DİRAYET http://www.risalehaber.com/darbe-direnis-ve-dirayet-18383yy.htm
YENİDEN MİLLİ MÜCADELE http://www.risalehaber.com/yeniden-milli-mucadele-ve-kutsal-gorev-18350yy.htm
3D BİR DESTAN http://www.risalehaber.com/15-temmuz-cemaatlerin-tarikatlarin-yeni-donemi-ve-temel-esaslar-18453yy.htm
BÜTÜN MESELE http://www.risalehaber.com/butun-mesele-18801yy.htm

12 Aralık 2016 Pazartesi

http://www.risalehaber.com/benligini-yaraticina-vermek-18706yy.htm
namaz ve hiç http://www.risalehaber.com/hic-18743yy.htm
eyy insan ne ulvi bir gaye http://www.risalehaber.com/gizli-hazine-kasifi-ya-da-ilahi-ayna-olarak-insan-18767yy.htm
• Demek ki din ve imandan benim payıma düşen kendi gerekçelerimle ulaştığım ve hayatıma tatbik etmeye çalıştığım durumlardır. Yoksa söylemin şatafatıyla dini bir nevi ‘retorik müslümanlığı’ yapmakla ele alsam ancak din adına cinayet işlerim. Ve esasta bu durum dini dünyevi bir kurum olarak algıladığımı gösterir. • kürdi, millet tabirini, dindaşlık olarak ele alıyor olsa gerek. bugün ise en iyi ihtimalle millet denince vatandaşlık olarak olarak algılıyoruz. bu da bizim kürdinin eserlerini anlamamızı zorlaştırıyor. Bugün biizm iman esaslarına göre düşünce üretmemiz gerekiyor. • Hürriyetin şeriata göre uygulanmasının kurallarını istiyor ali cenab. • bu bağlamda önceki münazarat derslerinde ilk dönemde büyük grupların, milyonların islam yönetimini kabul etmesini "politik" olarak tabir etmeniz çok ufuk açıcı bir nokta. Demek ki insanları yönetim altında tutmak istiyorsak onların gönülleriyle tabi olmak istedikleri bir yönetim uygulayacaksın. • Meşverette hüküm ekserindir. • Öyle ise bugünkü sistemde mebusların iradesinin hürriyetinden bahsedemeyiz demek ki bugün meşveret uygulanmıyor. • Bugünkü sistemler ya direk diktatörlüktür ya da parti diktatoryasıdır. • Bugün biz iman eğitiminde bir arpa boyu yol alamadığımız için hürriyet ve meşverette de bir yol alamıyoruz. • İslamda kavli şeriat, kevni şeriata tabidir; onun üzerine bina edilir. Yoksa kevni şeriattan bihaber kavli şeriatı uygulamaya kalkmak buradaki tabirle “çıkılmaz yol” olsa gerek.
• Halktan talep gelmediği müddetçe ‘iyi niyetle’ ve gerçekten iyi olan çözümler bile olsa o halk için iyi değildir diye anladım bu konuşmanızı.
• Garip olan bunca yaşanan örneklere rağmen gittikçe siyasal/tepeden inmeci yaklaşımlar daha çok revaç buluyor. Ferdi iman eğitimi yaklaşımı genel yaklaşıma göre giderek daha da radikalleşiyor. • Dinsizlik konusu bugün Anadolu’da gençlere daha çok yayılma potansiyelinde. Hem gençler iman eğitiminden istisnalar hariç hiç geçmiyor hem de hâkim konumda olanlar din temsili yapıyor, dinsizlik muhalif ve mağdur konumunda olarak daha sempatik geliyor ‘düşünen’ gençlere. Hem de dini, gençlere gelenek formunda örnekleyen büyükler taklitçi olduğundan sorgulayan gençler bu büyüklere baktıkça karşı tarafa kayıyor. İman eğitimi olmayınca dini tebliğ etmeye kalktığımızda ise sadece söylemin şatafatıyla retorik Müslümanlığı yapıyoruz. Bu da düşünen akıllara cazib gelmiyor.

5 Aralık 2016 Pazartesi

20 Kasım 2016 Pazar

Kültürümüzde din öyle bir hale gelmiş ki dini benimsek için sorgulama süreçlerinden geçmek tamamen ıskalanıp sadece belli cümleleri ezberleyip birkaç hareketi de yapmakla dini yaşadığımızı zannediyoruz. Bu durum son yıllarda artan bir dünyevileş ekseninde yapılıyor. Mesela kelime-i şehadet cümlesini ezberleyip ‘ezberlediğimiz şeyi’ tekrar etmekle Müslüman olduğumuzu zannediyoruz. Halbuki kelime-i şehadet demek o kelimde geçen allahın birliğine ve peygambere neden inandığıma dair beni ikna eden gösterebilecek gerekçelerim var demektir.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Nursi, metne "ey İnsan" diye 'insaniyete' hitap eden ikaz vurgulu bir cumle ile basliyor.demek ki insaniyet boyle bir ticareti gerektiriyor. risale-i nur metinlerinden uslub olarak biraz farkli bir yapisi var. direk olarak hakikate dair konusmaya geciyor. sonra misallerle aciklamalar yapiyor. Nursi, bu metinde Tevbe Suresini gecen bir ayetin tefisirini yapiyor. ancak Nursi, risale-i nurlarda oldugu gibi Kurana yaklaşiminin bir yansimasi olarak burada cok orijinal bir tefsir perspektifi gelistiyor ve 'satiş eylemini' tamamen 'iman etme' baglaminda ele aliyor.bu yonuyke klasik tefsirlerden cok farkli ve tefsir acisindan hakiki ilim denilecek husuiyet ifade ediyor olsa gerek. Ayetteki "müminlerden" vurgusundan da bu yaklasima dikkat cekilmis oldugunu anliyoruz. Yani mümin olan/ iman eden kişi Var edicisinin/Yaraticisinin emaneti olan varligini tekrar yaraticisina satan/iade eden kişidir. Yani mümin olmak, varlik emanetini Var edicin/yaraticin olan Allah adina ve Onun izni dairesinde kullanmaktir. burada nursinin kurana yaklaşiman birazcik deginelim. aslinda Nursi, Kuranin belagat ozelliklerini cok dikkatli bakislara cozumleyip buradaki manalari Kuranin temel maksadina uygun bir sekilde imanî bir zeminde ele alir. ve nursinin temel prensibi ayet ve hadisin manalarinin hak oldugunu maddi alemden ve insaniyetten örnekler,veriler,misaller getirerek ispat etmeye calismaktir. boyle bir satiş işleminin gercekleşmesi bize hem imanin tarifini veriyor, hem de boyle bir satiştan hasil olan kazanclari, dolayisiyla imanin faydlarini ontolik duzlemde beyan ediyor. İMAN ETMEK NE DEMEKTİR? İMANİN MANASİ NEDİR? İman, bir Allah var demek degildir. iman, butun varligi ve kendi varligini butun yonleriyle, tum ozellikleriyle var eden ve her an varoluşlarini devam ettiren mutlak, bir ve tek olan Yaratici/Varedici vardir. butun varliklar ve benim varligim bu mutlak Yaraticinin ozelliklerini yansitir. Kendimin ve butun varliklarin ne varliklari ne ozellikleri hicbiri kendi kendisini var edemez ve hakiki sahibi olamaz. Biz kendimizi, varligimizdaki duygu,his,kabiliyet,istidat ve hallerimizi ve tum varliklarin varoluslarini ve ozelliklerini birer yansima olarak gorup bunlarla mutlak olan Yaraticiyi tanimayi kabul ediyorum demektir iman. *** İman etmek, 'benliğimi' kullanarak varligimi mutlak olan Yaraticiya verip, yani varligimi onun adina yaşayip kendi varligimin ve tum varliklarin var edicisi ve varliklarini her an 'varlikta tutup' devam ettirin mutlak yaraticisi/var edici Allah oldugunu tasdik ediyorum. Kendi varligimla,varligimdaki ozellikler, duygular,hisler, kabiliyetler ve istidatlar ve duyular ile mutlak Yaraticiya "ayna" olmaktir. iman etmemek, herbiri birer "elmas" degerinde olan insaniyetindeki duyu,duygu, his, kabikiyet ve istidatlarini birer "cam parçası" hükmune duşurup insaniyetini hayvaniyete 'mahkum' etmektir. İman eden ve etmeyenin misali bir Sultana baglanip ona gore yaşamayi kabul eden O sultanin sarayinda en guzel sekilde insana yaraşir tarzda yaşamakla; Sultani tanimayip, sultandan banane. ben kendi halimde isteidgim gibi 'ozgurce' yaşayacagim.Sultana multana gore yaşayamam, diyen kişi cok berbat perişan bir ortamda bir nevi ahirda hayvanlarin arasinda pisliklerin ustunde bocalayip insaniyetini boğup gumler gider. birer tezek gibi temizlenmek için ateşe atilmaya "ehil" olur. varligin ve varligindaki hisler, duygular, kabiliyetler ve istidatlar sana birer emanettir. Varligini ve varligindaki bu ozelliklerini Var edicine 'verip' Onun adina onun izni dairesinde kullanman gerekir. Yani varligini ve varligindaki ozelliklerini Var edicine "ayna" olman gerekir. varligin ve varligindaki tum bu ozellikler bunun icin verilmişlerdir. ama sen bunlari kendine mal edersen, kendinden bilirsen, Var edicilerinden bagimsiz kendinin sayarsan emanete "ihanet" edersin ve mülk-ü İlahiyi "gasb" edersin. *** önemli vurgu fark ettim. burada "satmak" ifadesi 'vermek' manasinda ele aliniyor. yani varligini ve varligindaki ozellikleri Allaha satmak demek bunlardan vazgecmek demek degildir. sadece varligini ve ondaki ozelliklerini Allah'a ver, yani Allahtan oldugunu hepsinin sahibi Allah oldugunu bil ve bunlari Allahin hesabina ve Onun izni dairesinde kullan. emaneti Allaha satarmanin, yani varligini Var edicine verip Onun adina varligini kullanmanin kazanclari, yani imanin faydalari: 1- insaniyetin geregi olarak sen ebediyet istiyorsun işte varligini Varedicine verirsen yokluktan,bozulup çurumekten kurtulup ebedi var olursun. 2- varligininn ve varligindaki kabiliyetlerin duygu ve hislerin Allah adina kullanildiginda bin derece kiymeti artar. insan mutlak yaraticiya baglanmak ve ebediyete inanmakla duygulari,hisleri ve kabiliyetleri tam insaniyete yaraşir sekilde gelişip sümbullenir. 3- varligini Yaraticina verip Onun adina Onun hesabiyla Onun izni dairesinde yaşamaya bedel olarak buyuk bir ucret:cennet verilir. 4- hem de varligi allah vermek demek varligindan, hayat zevkinden vazgecmek demek degildir. yine helal dairesinde varliginin keyfini istedigin gibi cikarabilirsin. 5- varligini mutlak, bir ve tek olan Yaratici/Var edici adina kullandiginda varliginin var kilinmasi ve varlikta korunmasi icin, senin imkansiz sikintilari iceren bu meseleyi Yaratici uhdesine alir seni zahmetlerden kurtarir sana sadece hayatin/varliginin 'tadini cikarmak' kalir. işte bu ikram. Rabb-i Kerimin insana ikrami.kendi malini geri satin al ve karşiliginda bu kadar ucret ver. Gafil olup satmazsan. yani burada gafil, varliginin hakikatinin farkina olmayan kişi. 1- emaneti kendine mal ettin, ihanet ettin. 2- varligini kendi adina yaşadigin icin insaniyetine ters bir sekilde mutlak Yaraticiya ebediyete iman etmekle ancak 'kendine gelen', 'kendini bulan' butun insani özelliklerin gümler, hayvaniyet konumunda yaşanan bir kiymete iner. 3- varligini kendi adina yasadiginda hicbir faydasi olmada o varlik ölumle zayi olup gidecek. 4- satamaktaki, yabi varligi Yaraticya vermekteki yuksek fiyattan mahrum kalacaksin. 5- tum bunlarla birlikte varliginin elde ettigi gunahlari, elemleriyle birlkte telaf-i idaresi ve zahmeti-i muhafazasi senin başina yuklenecek ve sen ahireti dusunmeden dunyanin tadini cikarma heveslerini bu 'yük' mahvedecek. *** metinde iki misal veriliyor biri zelzeleli dag misali. digeri ise ata binen asker misali. ayrica meselenin hakikatini ifade ederken örnekleme yapip insanin varligini ve varligindaki duyu, duygu ve kabiliyetlerini nasil Yaratici adina kullanabilecegini göz, dil ve akil üzerinden orenekleyrek calisiyor. burada bize şunu ifade etmis oluyor: varligini Yaraticina verip Onun adina yaşamadiginda hayati 'yaşadim' sanma. sen sadece oyalanio durdun. hic hayatin kunhune varamadin. *** varligini Yaraticiya verip Onun adina yaşamayi engellemek isteyen Felsefe medeniyetinin " sen kendine maliksin!" demesi cok ilginc. demek ki meselenin özü, temeli varligini sahipleniyon mu yoksa Var edicine mi veriyon? İste felsefe medeniyeti bize hep "sen kendine maliksin." diye fisildar bunu hep beynimize işler tum vesilelerle.

13 Kasım 2016 Pazar

halife devletinde bile toplum ferdi olarak imani egitimden gecmeyince degisen bir sey yok toplum bozuluyor
komünistler hürriyet yaraftari oldugu halde tamamen hürriyet uzerine kurulu olan islamiyete neden girmiyorlar. cunku musluman toplumda hurriyeti pratik olarak uygulamasi gorulmedigi gibi soylem bazinda bilr musluman kesimlerin hemen hepsi dinlerindeki hurriyeti insanlara sunamiyorlar. bu durumda komunistler musluman topluma topluma bakmakla haksiz degiller ama kedileri gidip bizzat islamiyeti incelemedikleri icin de hakli degiller.

12 Kasım 2016 Cumartesi

ibadet, ubudiyetini Yaraticina sunmaktir. Ubudiyet ise, insaniyetindeki duygu, duyu, his, kabiliyet, istidAt ve hallerini Yaraticin adina ve Onun hesabina ve izni dairesinde yaşamansir. ubudiyet dünyada yaratıcını tanıma eğitimi ibadet ise bu ibadetler çkkardığımız deers notları

11 Kasım 2016 Cuma

Kendime ve etrafıma bakıyorum ve düşünüyorum. Ben ve her şey nasıl var oldu? Ben ve her şey, kendi kedimizi var edemeyeceğimizi kesinlikle anlıyorum. Öyle ise beni ve her şeyi mutlak ve sonsuz özellikleri (gücü, ilmi, iradesi vb) olan bir yaratıcı var etti. Onun adına kültürümüzde Allah deniyor. Demek ki biz yokken bizi var edenin ‘var etme iradesinde’ sırf sevgi olduğunu anlıyorum. Yani Allah dediğimiz mutlak ve sonsuz olan yaratıcı beni ve her şeyi –var olmamızı sevdiği için- sırf sevmesinden dolayı yarattı.
din bilinci namaz kilmak. oruc tutmak degildir. bunlar sonuctur. asil din bilinci bunalrin oncesinde senin ne yaptigindir. varligini, hayati nasil algiladigin kendine nasil bir dunya gorusu kurdugundur.

29 Ekim 2016 Cumartesi

"Allah (senden) razı olsun." Bu ifade neyi ifade ediyor? Ayetin ifadesiyle, "biz Allah'tan razı olacağız ki, Allah da bizden razı olsun." Peki nedir bu 'razı olmak' eylemi? Genelde bu karşılıklı razı olma eyleminin sıralaması karıştılır. Önce gelen Allah'ın kulundan razı olması değil, kulun Rabbinden razı olmasıdır. Eğer insan, duygu, düşünce ve kabiliyetlerini Rabbinin ona verdiği insaniyet fıtratına göre yaşamayı tercih ederse - ki bu minvalde yaşamanın hakkıyla olabilmesi için kendine Rabbinden gelen klavuz ve rehber olarak Kur'anı ve Hz. Nebiyi örnek almakla olur- Rabbinden razı olmuş oluyor. Daha net bir ifadeyle kişi 'arzularını' fıtratına uygun yaşarsa Rabbinin ona verdiği fıtrattan razı olmuş olur. Böyle yapan bir kişi nefs-i mutmainne olur. Yani arzuları Rabbinin verdiği fıtratla tatmin olan kişi. İşte eğer insan duygu, düşünce ve kabiliyetlerindeki arzularını fıtratına göre yaşarsa Rabbi de ondan razı oluyor.Rabbin ondaki 'arzusuna'(fıtrat) uygun yaşamış oluyor.
Din, hariçten okunan bir gazel gibi insana dışardan, üstten dikte edilen emirler manzumesi değil, aksine din insaniyetimizi yaşayabilmenin bir vesilesidir, vasıtasıdır ve bir yardımcısıdır. Yani din, hariçten dikte edilen emirleri 'zoraki' yapmaya çalıştığımız bir kurum değil, aksine din 'içimizdeki çağrışımların' bir gereğidir. Yani din, içimizdeki duygu, düşünce, kabiliyet ve istidatlarımızı varmak istedikleri noktalara ulaşabilmelerini temin etmek için dışardan uzatılan bir yardım elidir. Yoksa hariçten dikte edilen ve yapmak zorunda kaldığımız emirler bütünü değildir.
varoluşu anlamaya dair üç grup insanın misali: düşünelim bir ogretmen ögrencilere ödev veriyor ve diyor ki ödevini yapmayan sınıfta kalır. şimdi bir ogrenci var bakiyor duşunuyor. kendisinin 'ogrenci' oldugunu iyice anliyor. bu durumda ogrenmeye ihtiyacim var diyor. ogrenmek icin de ogretmeni dinlemem lazim onun dediklerini yapmam lazim. hele verdigi odevler ise benim daha kolay ogrenmem icin oldugunu fark ediyorum. oyle ise odevlerime cok ozenli bir sekilde hatta bana odev verdigi icin ogretmenimden memnnun olarak, odevin verilmis olmasina razi olarak odevimi yapmaya tum arzularimla caliscagim. diyor. ikinci bir ogrenci de var ki: ogrenci oldugu halde okula gelmiyor, okulu ogretmeni tanimiyor, kabul etmiyor. orenci olmasina ragmen kendisinin ogrenci oldugunu kabullenmek istemiyor. ona boyle yaparsan, ögrenmezsen, sınıfta kalacağini soyluyorlar. bana ne diyor, ben odevle keyfimi bozamam. hem sınıfta kalan falan da burda gormuyorum. der. ne okulla ne odevle ne ogretmenle hic ilgilenmez. bunlarin var olmasini da hic istemez. ucuncu bir gurp ogrenci ise bakiyor ki okul var. hemen herkes okula gidiyor. ben de okula gitmeliyim diyor. ama okul niye var ogretmen niye var pek araştirmiyor. kendisinin ogrenci olmasinin ne demek oldugunu pek incelemiyor. ona anne babasi, sen ogrencisin dedi o da yanibasindaki okula annesinin verdigi cantayla gidiyor geliyor. pek de ders anlamiyor. cantasinda ne var ne yok diye de acip bakmiyor. okula gitmen gerekir dedikleri icin okula gidiyor. derste susman lazim denildigi icin susmaya calisiyor. ama derste ne anlatildigini pek anlamiyor. şu ödevleri yapman lazim deniliyor. o da odevinin niye verildigini hiç anlamadan başkalari nasil yapmişsa onlari takliden bir odev yapiyor. bazen odev yapmak zor geliyor onu da yapmak istemiyor. cunku okulun ogretmenin ve odevin daha ne oldugunu anlamamis. ve ogretmenden ve odev verilmesinden memnun olacak, razi olacak kadar ogretmeni ve odev verilmesinin anlamini tanimamis. bundan dolayı da arzularini öğrenci olmanin gereklerini isteyecek şekilde eğitmemiş.

25 Ekim 2016 Salı

@akif_emre yazısının manasının meali, hocam kavramlaştırma çok güzel ve tam yerinde. İngiltere'nin Ortadoğuda/İslam düyasında yüz yılın başından beri izlediği "çoğunluğa rağmen azınlığın yönetimi stratejisine" mukabil Amerika, demokrasi havariliği söylemini zedelemeden Ordadoğuda/İslam âleminde/Fas'tan Afganistan'a, kolay sofistike bir şekilde sömürmek için kaos içinde "azlık düzenini" strateji olarak hedefliyor. Ayrıca şu teşhis de çok önemli, Amerika biraz 'alelacele' bölgemize yönelip örgütler üzerinden kaos düzenini azlık stratejisiyle sağlamaya çalışması, bölgenin yerel güçleri bir düzen sağlamadan kaos düzenini bölgemize/ortadoğuya Fas'tan Afgan'a hâkim kılmayı amaçlıyor.

23 Eylül 2016 Cuma

Eğitim insanin özune Rabbimiz Allah tarafindan kodlanmis olannfotrat denilan iyiye guzele ve dovruya dair temel degerlerin gunyuzune cikarilmasidir. Yani egitim, manasini Kur'an ve sunnet-i seniyede bulan iyinin guzelin ve dogrunun kişiye benimsetilip hayata gecirilmesidir. Kisaca egitim, iyi bir insan olma çabasidir. Bunun yolu da en başta Rabbimizin icimize/fitratimiza kodladigi, Kur'an ve peygamberimizin sünnet-i seniyyesinde örnekledigi degerleri ve davranislari yaşantimiza gecirmekir. Yoksa Kur'an ve sünnet-i seniyye eksenli fitrat temelli boyle bir egitim alinmazsa insan hakiki iyi insan olamaz. ögretim ise daha cok bilim dedigimiz bize okutulan dersleri kavrayip girdigimiz sinavlarda başarili olmaktir. Sevgili ogrenciler bir şey daha var ki o da egitimin de, ogretimin de temeli olan sevgidir. İyi insan olmak surecinde egitim vericilerin ogrencileri karşiliksiz bir sekilde sevmesi gerekir. Ogretimde ise ogrencilerin ogrenmeyi sevmesi gerekir. hic unutulmasin ki arkadaslar bizim işimiz ogrenmek oldugu icin bize ogrenci demisler. oyle ise bize dusen ogrenmeyi sevmektir, okulu sevmektir, ogretmenlerimizi sevmektir. şuna katiyyen emin olun ki biz ogretmenleriniz sizi, sizin iyi olmanizi, sizin geleceginizi sizden daha cok seviyoruz ve bunu cidden istiyrouz. sizden ricam ögretmenlerimizin bu karşiliksiz sevgisine layik olabilmek icin cok saygili birer ogrenci olarak derslerimize olabildigince calismaktir. ve şunu asla unutmayin arkadaslar: okulu bir hayat kazanma ortami olarak gorun gorelim. evet guzel bir hayat istiyorsaniz işte okul! guzel bir gelecek kazanmak istiyorsaniz işte okul, iste okumak! surunerek bir hayat yaşamak okulu okumayi onemsiz gorebilirler. Bakin manada kahraman milletimiz yaklasik iki ay once 15 Temmuz gecesi ulkemiz icin vatan icin sizlerin tum halkimizin sureriye gibi isgalci devletlerin silahlari altinda surunmemesi icin bu kahraman milletimiz gogsunu bedenini tanklara bombalara mermilere siper etti. Mensubu olmakla ne kadar iftahar etsek gurur duysak yine de az olan bu aziz ve buyuk milletimiz tarihte bircok destanlar yazmistir. hamd olsun rabbimize bu yuce milletimizin bir destanina da bizi tanik etmiştir. bin yilda gercekleşebilecek bir destana katilma şerefini bize nasib etmistir. Evet arkadaslar 15 Temmuz gecesi kahraman milletimiz dunya demokrasi tarihine altin harflerle yazilacak bir başariya imza atmistir. hain darbeye karsi canini siper ederek demokrasiyi ve milli iradesini silahin zorbaligindan kurtarmistir. İste madem bu buyuk milletimiz vatanimiz icin bagimsizligimiz icin bizim icin ozgurlugumuz icin canini tanklara siper etti. oyle ise bugun bize ne yapmak duser! daha cok calismak, ulkemizi her alanda yukseltmek icjn cok daha fazla calismak duser. Ayrica tipki kurtuluş savasinda oldugu gibi ulkemize saldirmak isteyen isgalci diş devletlere ve onlarin kotu amaclarina hizmet eden ruhlari satilmis hainleri cok iyi tanimaliyiz. onlarin degil vatan ve milleti icin canini ortaya koyan yigitlere kulak vermeliyiz. bu sesin daha gür cikmasina calismaliyiz. Son sozum 15 Temmuz demokrasi ve milli irade destanina sahip cikalim ve bunun icin de cok calişip bol bol okuyarak ulkemizin gelecegine sahip cikalim.

18 Eylül 2016 Pazar

Risale-i Nur'da Neler Anlatılır! Risale-i Nur İslamiyetin hakikatini ilim içinde sunan muhteşem bir tefsirdir. Risale-i Nur tamamen, İslam ilim mirasına yaslanır. Orijinal uslübuyla insanların akıllarını ve gönüllerini fethederken bir yandan da geliştirdiği yeni argümanlarla bu mirası hem yineler hem de yeniler. Risale-i Nur, Kur'an ve Sünnet-i Seniyyeden aldığı dersle sekülarizme karşı imanı güçlendirip müslümanların uhreviyat eksenli bir hayat yaşamalarına çalışır. BBu minvalde Risale-i Nur, Kuranın usûlünce temelde imanı tahkiki etmeye, yani iman hakikatlerini delillendirip en güçlü şekilde inanmaya vesile olur. Risale-i Nur dünyevliğin, haramın ve hainliğin kol gezdiği bir dünyada tamamen din ve vatan için hayatını 'vakfetmedir'. Evet, Risale-i Nur,"vatan sevgisi imandandır" hadisince en fedakar bir tarzda vatana millete hizmetti müntesiplerine kazandırır. Risale-i Nur, ibadetlerin hakikatinin/manasının derinlikli bir şekilde kavranıp iştiyakla ve deruni boyutuyla ibadet edilmesine vesile olur. Risale-i Nur, dini doğru anlayıp yaşamada Sünnet-i Seniyyenin rehberliğinin 'olmazsa olmaz' olduğunu en güçlü bir şekilde ispat eder. Risale-i Nur, Ku'ran'ın her bir harfinin mucize oluşunu, Kur'an'ın belegat özelliklerini ve Kur'an medeniyetinin esaslarını ve bu medeniyetin Batı medeniyetine üstünlüğünü güzelce ispat eder. Risale-i Nur, insanların sormaktan kaçındığı, alimlerin cevap vermekte zorlandığı, kader, hayr-şer, Cenab-ı Hak için az- çok, küçük- büyük fark etmeksizin bir anda sayısız eşyayı yoktan yaratmanın kolaylığı, haşirde bütün insanların bir anda diriltilmesi ve benzeri insanların 'küçük' akıllarına sığıştıramadıkları derin meseleleri Kur'an'ın dersiyle harika bir şekilde ispat eder, açıklar. Risale-i Nur, İslam ilim tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde Miraç meselesinin hakikatini, hikmetini, sonuçlarını ve gerekliligini en ulvi bir şekilde anlatır, izah ve ispat eeder. Risale-i Nur İslameiyeti doğru anlamada Sahabe neslinin 'kritik önemini' en güzel şekilde ispat eder. Aynı zamanda mezhbelerin gerekliliğini ve buradan çıkan hem çoğulculuğun getirdiği dini yaşamada kolaylığı/rahmeti, hem de "hakikat tektir ama çok yönlüdür" ilkesini hakkıyla izah eder. Aynı zamanda 'ötekine' bakışta bu ilkeyi kendisine temel usûl kabul eder. Risale-i Nur modern dünyada ulus-devlet üstü ümmet bilincine tahkiki imanla bütün müminlerin hakikaten "kardeş" olduğuna inanmakla çıkılabileceğini gösterirken İslama hizmet eden bütün cemaat ve tarikatların birer kardeş yapılar olması gerektiğini anlatır. Risale-i Nur, Kur'an ve Sünnet-i seniyye göre nefis terbiyesinin ve hakkıyla 'ihlaslı' olabilmenin esaslarını ve usûllerini en güzel şekilde ortaya koyar. Risale-i Nur, Kur'an ve Sünnetten aldığı dersle şura'nın yani demokratik usullerin toplumların tüm katmanlarında yerleşmesine çalışır ve modern dünyada demokratik siyasetin İslama göre nasıl olacağını gayet başarılı bir şekilde ortaya koyar. Risale-i Nur, siyasetin şerrinden şeytan gibi kaçarak siyaset ve devletten 'gölge etmeme' dışında başka bir ihsan beklemez. Risale-i Nur bu minvalde siyaseti 'dışardan' hak ve hakikate irşad etmeye gayret eder. Risale-i Nur Kur'an'ın dersiyle gönüllülük esasına göre dini hakikatleri tebliğ eder ve bu hakikatlerin severek, isteyerek,bilerek ve özgürce kabul edilmesini ister. Risale-i Nur düneyevi yapılardan, kurumsal oluşumlardan,hiyararşik 'kapalı' örgütlenmelerden kaçınır ve tam şeffaf olmayı temel usûl kabul eder. Risale-i Nur'un tebliğ dışında başka hiçbir 'yatırımı' yoktur. Yine Risalenin iman hakikatlerini tebliğ dışında başka hiçbir 'ajandası' yoktur. Risale-i Nur,insanların camileri doldurması ve onların ibadetlerinin içinin 'doldurulması' dışında başka hiçbir amacı yoktur. Risale-i Nur çift yönlüdür. Bir yandan akli, mantikî güçlü argümanlarla imanın bütün meselelerini Ehl-i Sünnete göre ispat eder. Bir yandan da manevi gücü yüksek uslübuyla insanların akıl ve kalblerini fethederek onları Kur'an'a ve Sünnete bağlar. Böylece Risale-i Nur hem kelam ilminin itikadı ispat etme vazifesini görür, hem de tarikatların tebliğ hizmeti vazifesini ifa eder. Bu özellikleriyle Risale , "zülcenaheyn" bir eserdir, iki kanatlıdır: Hem ispat ,hem tebliğ. Yukarıda da değindiğimiz gibi Risale-i Nur, Kur'an'ın imanî hemen bütün konularını en kesin ve en güçlü bir şekilde akli delillerle ispat eder. Bu ispatı yaparken uslüb olarak maneviyati/feyzi çok güçlü bir dil kullanır ki insanın aklını ve gönlünü fetheder. Böylece Risale, hem kelam ilminin ispat yönünü -geleniği çağa sunarak- güçlü bir şekilde yapar. Hem de tebliğ hizmetini çok kuvvetli bir tarzda ifa eder. Elhasıl imanın ispatı, yani tahkik edilmesi, imanda derinleşme, tefekkür, marifetullah ve Cenab-ı Hakk'ı daha bir tanıyıp sevme ile ruhen terakki için Risale-i Nur okumalı. Dindarlaşmak, haramdan kaçınmak, gençliğe dini sevdirmek, ibadeti sevip derinlikli yapmak için Risale-i Nur okumalı ve okutmalı.

2 Eylül 2016 Cuma

Ehl-i Sünnet İtikadının Kalesi Olan Cemaatler/Tarikatlar Fetö'nün Panzehiri ve Milletin Çimontosudur! Cemaatler/tarikatlar bitirilirse iyi bilinsin ki bu topraklarda İslam bütünüyle bitirilmiş olur. Ne modernist reformcular, ne ilahiyatçılar ve ne de Diyanet bu toplumda on kişiyi namaza başlatabilmiş. Bu millet az çok dine göre bir hayat ortaya koymaya çalışıyorsa bu, yüzde 99 ile cemaatlerin/tarikatların çalışmaları ve tebliğ faaliyetleriyledir. Geri kalan yüzde birlik kısmı Diyanete, modernist reofrmculara ve ilahiyatçılara dağıtabiliriz ancak. 28 Şubat döneminde Fetö -gerçek yüzünün gereği olarak- dindarları sattı. Şimdi de 15 Temmuz Fetö darbesini bahane edip bütün dindarlara, cemaatlere/tarikatlara saldırıldığı bir kontekste cemaatleri/tarikatları satıp kemalist/modernist reformcularla aynı safta yer almak da Fetö'nün 28 Şubat'ta yaptığı gibi bir ihanettir, bir 'satmaktır'. Unutulmasın ki 15 Temmuz darbesini ne kemalistler ve ne de modernistler önledi. Ancak bizzat cemaatler/tarikatlar, dindarlar önledi. Tankların önüne yatanlar Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır ve benzerleri gibi hiç düşünmüyorlardı. Bu tiplerle aynı İslam anlayışına sahip değillerdi. Dindarların dayanışmasının ürünü olan 15 Temmuz destanı kemalistlere, modernist reformculara yedirilmeyecek kadar azizdir, değerlidir. İyi bilinsin ki bu aziz millet yeri geldiğinde devletini korumayı nasıl bildiyse, sizin saldırılarınıza karşı da bütün sahih cemaatlerde/tarikatlarda tebellür eden ehl-i sünnet din anlayışını da korumasını öyle bilecektir. Bu modernist reformcular tv'lerde boy gösterip din adına, Kuran namına atıp tutyorlar. Bunlara sormak lazım. Kendilerince, 1400 yıllıdır ihanetlerle bozulmuş/tahrif edilmiş dinin yerine muazzam başarılarla(?) buldukları/icad ettikleri 'yeni din' ile (sözde Kur'an İslamı) kaç kişinin daha dindar olmasına, haramı bırakıp namaza başlamasına vesile oldular. Acep Menzil ve İsmailağa tarikatlarının yaptığı hidayet faaliyetlerinin milyonda birini yapabildiler mi? İnsanlara Cenab-ı Hakk'ı tanıttırmakta ve onlara iman hakikatlerini aklî delillerle ikna ederek anlatmakta neler yapabildiler. Ortaya ne koydular. Risale-i Nur ve Nurcuların yaptığının milyonda biri kadar bu temel konularda bir çalışmaları oldu mu? Yoksa 1400 senedir müslüman milletleri ayakta tutan Kur'an ve Hz. Peygamberimizin rehberliği esasına dayalı Ehl-i Sünnet akadini bozmakla mı meşguller. Siz, Harici(çağdaşı İŞID) zihniyetiyle dilinize doladığınız "Kur'an İslamı" sloganıyla Sahabeden beri bütün tarihimizi İslam'a ihanet etmekle suçlarken Risale-i Nur, Kur'an yolunu tefsir edip güzelce göstermektedir. Milyonlarca kişi Risale-i Nur'u okuyarak Kur'an yoluna girmiş ve hayatı Kuran'ın rehberliğinde yaşamaya çalışmaktadır. İftiraları bırakıp sadece iki sayfadan ibaret olan "Birinc Söz" risalesini bir okuyun. Bakın orada Bismillah nasıl tefsir ediliyor ve Allah'a ubudiyet hangi derinlikte sunuluyor. Evet Risale-i Nur iman hakikatlerini tahkik eyleme üzerine gider. Siz ise, imanı, İslam'ı tahrif etmekten başka bir derdiniz yok. Bir de şu var ki dindar dayanışmasının sonucu olan 15 Temmuz destanı adına sizi kim vekil tayin etti de çıkıp bütün cemaatlere/tarikatlara pervasızca hakaret ediyorsunuz, saldırıyorsunuz. Ey Kemalistler, siz bu milletin tarihinde en büyük ihanetlerden birini zaten 1923 ile 1933 yılları arasında gerçekleştirdiğiniz inkılaplarla yapmadınız mı? Daha hangi yüzle bu milletin karşısı çıkıyorsunuz. Bu ülkenin Batı'nın sadık 'müttefiki' olmasını siz taahhüd etmediniz mi Lozan'da. Modernist reformcular, sizin de kemalistlerden, FETÖ'den hiç farkınız yok. Eğer bir üst akıl var ise - ki kanatimize göre var- siz de onun meş'um amacına hizmet ediyorsunuz. Ancak şunu da unutmayın ki bu toplum, bu ümmet "sünnetsizlere" hiç itibar etmedi, etmez ve etmeyecek. Başlıkta belirttiğimiz gibi cemaatler/tarikatlar Ehl-i Sünnet itikadının kalesidir. Osmalı'nın yıkılışıyla birlikte adam akıllı din eğitimi ve dini geleneğin/kurumların devamı bütünüyle cemaatlerin/tarikatların eliyle olmuştur. Bugün cemaatler/tarikatlar olmazsa onların yaptığı tebliğin , milleti dindarlaştırma hizmetlerinin binde birini bu refomrcular da yapamaz, İlahiyatçılar da, Diyanet de. Ehl-i Sünnet ekseninde tezahür eden sahih İslam öğretisi bu milletin çimontosudur. Bu çimontonun harcını da cemaatler/tarikatlar yoğurmaktadır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında sahih İslam öğretisinin kurumları olan cemaatlere/tarikatlara saldırmak Türkiye'nin toplumsal yapısına ve siyasal sistemine çok büyük zararları olacaktır. Zaten bu saldırıyı yapanlar da o meş'um amaçla güdülenmiş olarak hareket etmektedirler. Allah korusun eğer cemaatler/tarikatlar devreden çıkarılıp meydan sözümona bu Kur'an İslamcısı modernist reformcu Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır, Emre Doraman ve benzerlerine kalırsa bunların eliyle bütün toplumun, özellikle de gençliğin nihilizmin, hiççiliğin, hazcılığın girdabına düşmesi kaçınılmazdır. Çünkü bunlar topluma, gençliğe "inandığınız, öğrendiğiniz din uydurmadır(?)." diyorlar. Bunun üzerine toplum ve gençlik de diyecek ki, "bütün İslam tarihi boyunca uydurulmuş bir dinle millet uyutulmuş ise artık ben daha kime inanayım. Kime inanabilirim. En iyisi mi ben din min hiç düşünmeyeyim. Zevkimin, hazzımın peşinde hayatımı yaşayım, günümü gün edeyim. Hem artık uydurulmuş bir din toplumda hüküm sürmekte ise -Cahiliyye Arabistan'ı gibi- gerçekten bir dinin 'indirilmesine' ihtiyaç vardır. Bunun için de gerçek bir peygambere!" Şimdi ayıkla pirincin taşını sayın İslamoğlu. Özetle Nurculuk imanı tahkik eylemenin, tarikatlar ise insanın duygularına hitap ederek toplumu tam bir samimiyet ve ihlas ile dindarlaştırmanın merkezleri olmuştur. Kemalistler ise Türkiye'yi Batı'ya satmanın, modrnist reformcular ise İslam'ı Hıristiyanlaştırma projesinin adıdır. Bunun için FETÖ gibi Batı hizmetine çalışan projelere karşı panzehir olarak cemaatlerin/tarikatların teşvik edilip Ehl-i Sünnet din anlayışının çok yoğun bir şekilde eğitimi ve öğretimi gerekmektedir. Bu minvalde Risale-i Nur okumaların geniş kitlelere yaygınlaştırılması ve İsmailağa ve Menzil gibi tarikatların teşvik edilmesi ülkemizin elzem ihtiyacıdır.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

15 Temmuz Cemaatlerin/Tarikatların Yeni Dönemi ve Temel Esaslar!Feto güzelim ülkemizde 50 yıllık bir yatırımla halkımızın dini değerlerini kullanarak tarihin gördüğü en büyük ihamnt hareketlerinden birini oluşturmuştur. Ülkemizin dünyadaki varlığı açısından, milletimizin hem dünyası ve hem de uhrası açsından bu büyük ihanet çok ciddi bir krize yol açmıştır. Türkiye 'nin dünyada bağımsız güçlü politikalarla özgür bir ülke olmasının yolu ilkeler ve motivasyonunu dinimiz islamdan, siyasi derinliğini ise tarihimizden alacağı güce bağlıdır. Bu da kısa dönemde ve dar çerçevede ülkemizin ciddi dindarlaşmasıyla; uzun dönemde ve geniş çerçevede ise İttihad-ı İslam yüce idealine hizmet etmeksiyle olacaktır inşaallah. İşte bu temel noktaları gözönüne aldığımızda miletimiz için dinimiz ve tarihi tecrübemiz varoluşsal hayatî öneme haizdir. Biz, burada 21. yıl dünyasında ülkemizde başta gençlere olmak üzere geniş topluma din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini ulaştırmak amacında olan cemaatlerin/tarikatların uyması gereken bir takım usûl ve esaslardan bahsedeceğiz. Öncelikle şunu belirtelim ki 15 Temmuz darbesini bahane ederek düzgün/sahih bütün cemaatlere/tarikatlara saldıranlar, laikliği can simidi gösterenler çok yanlış yapıyorlar ve bilerek ya da bilmeyerek bir manada 15 Temmuz'un amacına hizmet ediyorlar. Modern dönem din hizmetlerinin bir ürünü olan cemaatlerin ve cemaat formatıyla hizmet veren tarikatların en büyük zaafı şeffaflık ve denetim meselesidir. 15 Temmuz'da birçok kişi bütün cemaatler kapatılsın, millete din hizmetlerini sadece Diyanet İşleri Başkanlığı versin dedi. Ancak Diyanet 'resmiyetiyle' yapılan din hizmetlerinin hakkıyla olacağını düşünmüyoruz. Çünkü devlet resmiyetiyle ve akademik kafalarla dini tebliğin esası olan gönüllü din hizmetleri olamaz. Bizce din hizmetlerini Diyanet'e bırakmak yerine Türkiye'de kendisine din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini bir misyon addeden sahih/düzgün bütün cemaatlerin/tarikatların Diyanet'e başvurup Diyanet tarafından kayıt altına alınıp Diyanet büneysine katılması gerekir. Diyanet tarafından bu cemaatlerin/tarikatlarin en başta şeffaf denetimi olmak üzere yeri geldiğinde de koordinasyon faaliyerleri de düzenlenmelidir. Bu manada diyanet Hilafet makamının bir alt kurumu olarak fonksiyon görmelidir. Diyanet bünyesine katılmak istemeyen, kendi başına buyruk hareket eden cemaatler/tarikatlar ise kapatılmalıdır. Burada cemaatler/tarikatler Diyanetin bir alt- işvereni/taşöreni olarak faaliyetlerini yürüteceklerdir. Cemaatlerin/tarikatların en büyük bir zaafı da devletle/siyasetle olan ilişkileridir. İnsanımız tarihsel bir tecrübe ve bir kültür olarak devlete/siyasete çok büyük önem atfeder. Ancak din hizmetlerini layıkıyla yapabilmek için cemaatlerin/tarikatların devletten/siyasetten uzak durmaları gerekir. Cemaatler/tarikatlar sivil alanı, toplumu dinimize göre inşa ederken bir sivil toplum örgütü olarak siyaseti/devleti de adalete yönlendirme/irşad faaliyetlerinde bulunmalıdır. Ancak bunun dışında devletten kadro alma, siyasette örgütlenme gibi faaliyetler ve hedefler din hizmetlerinin ruhuna aykırı sonuçları kaçınılmazdır ve akibeti yozlaşmaktır. Şunu iyice anlayalim, siyaset sebep değil sonuçtur. Yani dindar bir ülkenin sebebi ilk önce dindar bir siyaset/devlet kadrosu değil, aksine dindar bir toplum inşa etmektir. Siyaset/devlet zaten bu toplumun sonucu olacaktır. Bunun için bir cemaate/tarikata düşen Türkiyennin daha dindar bir ülke olması için sadece ve sadece sivil alanın, toplumun ve özellikle gençlerin dindar olması için devlletten/siyasetten beklentisiz bir şekilde din hizmetlerini yürütmektir. Hayat rehberimiz Hz. Peygamberimiz tebliğini bu esaslar üzerine kurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den Bediüzzaman'a bütün ehl-i sünnet ulema bu çizgidedir ve o meşhur sözleriyle, "sultanın sarayından zenginin sofrasından uzak dur." bu çizginin devlet/siyaset karşısındaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır. Evet ehl-i sünnet ulemanın son dönem büyük simalarından olan Bediüzzaman, tamamen bu ehl-i sünnet çizginin ahirzaman şartlarına güncellenmesini o meşhur sözüyle ortaya koymuştur. "Eûzu billahi mineşşeytani ves siyaseh."(Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım) Cemaatlerin/tarikatların önemli bir meselesi de Bediüzzaman'ın harika tesbitiyle, "zaman cemaat zamanıdır şahıs/şeyh/ütad/imam zamanı değildir", ilkesince hareket etmektir. Yani cemaatler/tarikatlar şeyh/lider/imam/üstad merkezli değil metin merkezli olmalıdır. Bu ilkenin ve Allaha kulluğun bir gereği olarak şeyhleri, liderleri, imamları ve üstadları yüceltmekten, kudsiyet adfetmekten artık tam anlamıyla kaçınmalıyız. Tevhid akedimizin bir gereği olan Bediüzzaman'ın şu vurgusu bu manada çok manidardır. "Mabudiyetten uzaklıkta herkes eşit olduğu gibi mahhlukiyette de herkes eşittir." Hz. Nebi dışın hiçbir kimesenin bir meziyeti, bir kudsiyeti yoktur. Sadece insanları dine yöneltmeyi yaptıkları için şeyhlere/hocalara Allah razı olsun deriz, dua ederiz. Bu manada istişare ve eleştiri kültürü çok önemli. Cemaatler/tarikatlar en tepeden en aşağı kadar istişare ve ilmine, edebine uygun eleştiriyi sonuna kadar destekleyip önünü açmalıdırlar. Düşünün ki Hz. Peygamberimiz Sahabesiyle istişare ederken, dünyevi konularda fikirlerine karşı sahabe kendi fikrini ortaya koyarken Hz. Nebi de bunu doğal karşılayıp kendi fikrini terk edip ashabının fikrini benimserken bugün hangi şeyh/hoca kendini eleştiriden münezzeh kılar, istişareden müstağni görebilir. Cemaatlerimizin uyması gereken önemli bir mesele de, hiçbir cemaat kendini seçilmiş ve/veya en iyi cemaat/tarikat görmemelidir. Herkesi, her düzgün cemaati Allah indinde makbul din hizmetlerini veren ve bu manada hepsi eşit olan dini yapılar olarak görmelidir. Bu manada cemaatler/tarikatlar diğer bütün cemaat ve tarikatları ilâ-i kelimetullah yüce davasına omuz vermekle kendisinin yükünü hafifletmiş birer kardeş yapılar olarak görmek zorundadır. Benim cemaatim en iyi cemaat yerine benim cemaatim benim mizacıma, meşrebime uygun olduğu için ben burada hizmet ediyorum demek gerekir. Cemaatlerin/tarikatların prensip kabul etmesi gereken bir diğer hususta para ve maddi yardım toplama meselesidir. Cemaatler, tarikatlar kendi asli işini yapmalı, bunun için en asgari düzeyde paraya/maddiyata ihtiyaç hissedecek şekilde bu hizmetlerini düzenlemelidirler. Cemaatlerin/tarikatların yapması gereken asli işleri büyük kurumlar, şirketler, holdingler kurmak değil insanlara dersin/sohbetin verileceği bir mekan ve bir de talebe hizmetlerinde öğrencilerin kalabileceği yurtlar açmaktır. Bu iki temel hizmet için gerekli olan parayı ve maddi yardımi cemaatler kendi üyelerinden temin edebildiği ölçüde hizmetlerini yapmalıdır. Asla ve asla dışardaki insanlardan, esnaftan para, yardım vs toplanmamalıdır. Cemaatler, milleten nezdinde para toplar imajinı değiştirip aslına uygun olarak cemaatler din hizmetlerini sırf Allah rızası için yapan, Nebevi geleneğe tabi olarak "insanlardan hiçbir ücret istemeyen" bir şekilde millet nezdinde asil ve aslî konumunu almalıdırlar. Her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden duamız 15Temmuz'u cemaatlerimiz/tarikatlarımiz icin bir çek olma ve asıl ve aslî işine odaklanma için bir fırsata dönüştürmesidir.

22 Ağustos 2016 Pazartesi

15 TEMMUZ CEMAATLERİN/TARİKATLERIN İKİNCİ DÖNEMİ! Feto güzelim ülkemizde 50 yıllık bir yatırımla halkımızın dini değerlerini kullanarak tarihin gördüğü en büyük ihamet hareketlerinden birini oluşturmuştur. Ülkemizin dünyadaki varlığı açısından, milletimizin hem dünyası ve hem de uhrası açsından bu büyük ihanet çok ciddi bir krize yol açmıştır. Türkiye bu dünyada bağımsız güçlü politikalarla özgür bir ülke olmasının yolu ilkeler ve motivasyonunu dinimiz islamdan, siyasi derinliğini ise tarihimizden alacağı güce bağlıdır. Bu da kısa dönemde ve dar çerçevede ülkemizin ciddi dindarlaşmasıyla; uzun dönemde ve geniş çerçevede ise İttihad-ı İslam yüce idealine hizmet etmekle olacaktır inşaallah. İşte bu temel noktaları gözönüne aldığımızda miletimiz için dinimiz ve tarihi tecrübemiz varoluşsal hayatî öneme haizdir. Biz burada 21. yıl dünyasında ülkemizde başta gençelere olmak üzere geniş topluma din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini ulaştırmak amacında olan cemaatlerin/tarikatların uyması gereken bir takım usûl ve esaslardan bahsedeceğiz. Öncelikle şunj belirtelim ki 15 Temmuz darbesini bahane ederek düzgün/sahih bütün cemaatlere/tarikatlara saldıranlar, laikliği can simidi gösterenler çok yanlış yapıyorlar ve bilerek ya da bilmeyerek bir manada 15 Temmuz'un amacına hizmet ediyorlar. Modern dönem din hizmetlerinin bir ürünü olan cemaatlerin ve cemaat formatıyla hizmet veren tarikatların en büyük zaafı şeffaflık ve denetim meselesidir. 15 Temmuzda birçok kişi bütün cemastler kapatılsın, millete din hizmetlerini sadece diyanet versin dedi. Ancak diyanet 'resmiyetiyle' yapılan din hizmetlerinin hakkıyla olacağını düşünmüyoruz. Çünkü devlet resmiyetiyle ve akademik kafalarl dini tebliğin esası olan gönüllü din hizmetleri olamaz. Bizce din hizmetlerini diyanete bırakmak yerine Türkiyede kendisine din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini bir misyon addeden sahih/düzgün bütün cemaatlerin/tarikatların Diyanete başvurup Diyanet tarafından kayıt altına alınıp Diyanet büneysine katılması gerekir. Diyanet tarafın bu cemaatlerin/tarikatlarin en başta şeffaf denetimi olmak üzere yeri geldiğinde de koordinasyon faaliyerleri de düzenlenmelidir. Bu manada diyanet Hilafet makamının bir alt kurumu olarak fonksiyon görmelidir. Diyanet bünyesine katılmak istemeyen, kendi başına buyruk faaliyet yürütmek isteyen cemaatler/tarikatlar ise kapatılmalıdır. Burada cemaatler/tarikatler diyanetin bir alt- işvereni/taşöreni olarak yürüteceklerdir. Cemaatlerin/tarikatların en büyük bir zaafı da devletle/siyasetle olan ilişkileridir. İnsanımız tarihsel bir tecrübe ve bir kültür olarak devlete/siyasete çok büyük önem atfeder insanımız. Ancakdin hizmetlerini layıkıyla yapabilmek için cemaatlerin/tarikatların devletten/siyasetten uzak durmaları gerekir. Cemaatler/tarikatlar sivil alanı, toplumu dinimize göre inşa ederken bir sivil toplum örgütü olarak siyaseti/devleti de adalete yönelndirme/irşad faaliyetlerinde bulunabilirler. Ancak bunun dışında devletten kadro alma, siyasette örgütlenme gibi faaliyetler ve hedefler din hizmetlerinin ruhuna aykırı sonuçları kaçınılmazdır ve akibeti yozlaşmaktır. Şunu iyice anlayalim, siyaset sebep değil sonuçtur. Yani dindar bir ülkenin sebebi ilk önce dindar bir siyaset/devlet kadrosu değil, aksine dindar bir toplum inşa etmektir. Siyaset/devlet zaten bu toplumun sonucu olacaktır. Bunun için bir cemaate/tarikata düşen Türkiyennin daha dindar bir ülke olması için sadece ve sadece sivil alanın, toplumun ve özellikle gençlerin dindar olması için devlletten/siyasetten bağımsız din hizmetlerini yürütmektir. Hayat rehberimiz Hz. Peygamberimiz tebliğini bu esaslar üzerine kurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den Bediüzzaman'a bütün ehl-i sünnet ulema bu çizgidedir ve o meşhur sözleriyle, "sultanın sarayından zenginin sofrasından uzak dur." bu çizginin devlet/siyaset karşısındaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır. Evet ehl-i sünnet ulemanın son dönem büyük simalarından olan Bediüzzaman, tamamen bu ehl-i sünnet çizginin ahirzaman şartlarına güncellenmesini o meşhur sözüyle ortaya koymuştur. "Eûzu billahi mineşşeytani ves siyaseh."(Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım) Cemaatlerin/tarikatların önemli bir meselesi de Bediüzzaman'ın harika tesbitiyle, "zaman cemaat zamanıdır şahıs/şeyh/ütad/imam zamanı değildir", ilkesinde hareket etmektir. Yani cemaatler/tarikatlar şeyh/lider/imam/üstad merkezli değil metin merkezli olmalıdır. Bu ilkenin ve Allaha kulluğun bir gereği olarak şeyhleri, liderleri, imamları ve üstadları yüceltmekten, kudsiyet adfetmekten artık tam anlamıyla kaçınmalıyız. Tevhid akadimizin bir gereği olan Bediüzzaman'ın şu vurgusu bu manada çok manidardır. "Mabudiyetten uzaklıkta herkes eşit olduğu gibi ubudiyet mertebesinde de herkes eşittir." Hz. Nebi dışın hiçbir kimesenin bir meziyeti, bir kudsiyeti yoktur. Sadece insanları dine yöneltmeyi yaptıkları için şeyhlere/hocalara Allah razı olsun deriz, dua ederiz. Bu manada istişare ve eleştiri kültürü çok önemli. Cemaatler/tarikatlar en tepeden en aşağı kadar istişare ve ilmine, edebine uygun eleştiriyi sonuna kadar destekleyip önünü açmalıdırlar. Düşünün ki Hz. Peygamberimiz Sahabesiyle istişare ederken, dünyevi konularda fikirlerine karşı sahabe kendi fikrini ortaya koyarken Hz. Nebi de bunu doğal karşılayıp kendi fikrini terk edip sahabesinin fikrini benimserken bugün hangi şeyh/hoca kendini eleştiriden münezzeh kılar, istişareden müstağni görebilir. Cemaatlerimizin uyması gereken önemli bir mesele de, hiçbir cemaat kendini seçilmiş ve/veya en iyi cemaat/tarikat görmemelidir. Herkesi, her düzgün cemaati Allah indinde makbul din hizmetlerini veren ve bu manada hepsi eşit olan dini yapılar olarak görmelidir. Benim cemaatim en iyi cemaat yerine benim cemaatim benim mizacıma, meşrebime uygun olduğu için ben burada hizmet ediyorum demek gerekir. Cemaatlerin/tarikatların prensip kabul etmesi gereken bir diğer hususta para ve maddi yardım toplama meselesidir. Cemaatler, tarikatlar kendi asli işini yapmalı, bunun için en asgari düzeyde paraya/maddiyata ihtiyaç hissedecek şekilde bu hizmetlerini düzenlemelidirler. Cemaatlerin/tarikatların yapması gereken asli işleri büyük kurumlar, şirketler, holdingler kurmak degil insanlara dersin/sohbetin verileceği bir mekan ve bir de talebe hizmetlerinde öğrencilerin kalabileceği yurtlar açmaktır. Bu iki temel hizmet için gerekli olan parayı ve maddi yardımi cemaatler kendi üyelerinden temin edebildiği ölçüde hizmetlerini yapmalıdır. Asla ve asla dışardaki insanlardan, esnaftan para, yardım vs toplanmamalıdır. Cemaatler, milleten nezdinde para toplar imajinı değiştirip aslına uygun olarak cemaatler din hizmetlerini sırf Allah rızası için yapan, Nebevi geleneğe tabi olarak "insanlardan hiçbir ücret istemeyen" bir şekilde millet nezdinde asil ve aslî konumunu almalıdırlar. Her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden duamız 15Temmuz'u cemaatlerimiz/tarikatlarımiz icin bir çek olma ve asıl ve aslî işine odaklanma için bir firsata donuşturmesidir.

14 Ağustos 2016 Pazar

Baş hain Fetullah Gülnin başını çektiği ihanet hareketi (Fetö) en kirli ve gerçekçi yüzünü 15 Temmuz meşum darbesiyle göstermiştir. Öyle kirli ve hain bir şekilde ki milletin silahıyla millete kurşun yağdırmaktan, meclisi bombalamaktan kaçanmayacak bir şekilde gerçek yüzlerini ortaya koymuşlardır. Bir ihanet hareketi olan Fetö, hizmet ettiği Batı adına ve Amerika/Nato'nun derin desteğiyle Türkiyeyi resmen işgale kalkıştı. Kırk yıllık bir yatırımla devletin tüm kurumlarına sızan bu ihanet hareketi Türk siyasal sistemi için çok büyük bir krize sebep olmuştur. Ancak bundan daha vahim bir sonucu ise dine olmuştur. Evet baş hain Fetullah Gülen en büyük ihaneti dinimize etmiştir. Yıllarca dinimizi kullanıp bir hoca, bir vâiz olarak Anadolu'nun saf insanlarını - dine değil- kendine bağlayarak müthiş bir ihanet şebekesini kurmuştur. Haliyle bu ihanet şebekesi en büyük zararı dini alana verkiştir. Çünkü milletin din hizmetlerine ve dindarlara olan güveni ciddi oranda sarsılmıştır. Hele ki ümmet kadar masum ve üretken bir kavram olan "cemaat" kavramı bu Fetö yüzünden neredeyse artık müslümanların ağzına almaya çekinir olduğu bir kavram haline geldi. Bu durum toplumun din hizmetlerine ve dindarlara bakışında çok ciddi bir krize yol açmıştır. Eğer birileri bu krizden çıkış yolu olarak topluma laiklik gibi diğer bir ihanetin ürünü olan klişeleri dayatırsa iyi bilinsin ki laiklikle toplumsal birlik bütünlük ruhu yani milliyet hamuru asla yoğrulmaz. Aksine laiklikle toplumun birlik ve bütünlüğü iğne ipliğine bağlı hale gelimiş olur. Bu millet laiklikten çok çekti. Kimse bize laiklik zırvaları okumasın. Halkımızın ihtiyacı dinimizi topluma ve gençliğe bütün siyasetlerden ve tüm dünyevi menfaatlerden arınmış bir şekilde sunulmasıdır. Böylece bu topluma bu gençliğe dini değerleri benimsetilerek halkımız dünyevi ve uhrevi sıkıntılardan, fitnelerden ve azablardan kurtulmuş olur, hem din hizmetlerine ve dindarlara olan güveni tekrar kazanılmış olur. Hem de halkımızın birlik ve bütünlüğü adına toplumun çok geniş kesimlerince kabul gören "din kardeşliği" ile milliyetimizin temelleri çok sağlam bir zemine oturtulmuş olur. Baş hain Fetullah Gülen yüzünden bir diğer zarar Risale-i Nur'a ve nurculuğa olmuştur. Aslında Fetullah Gülen hiçbir zaman ne nurcu oldu, ne de bizzat Risalelerden ders yaptı. Aksine o hain 1960'larda dindar toplumda büyük değer verilen nurculuğu ve Risale-i Nur'u kendini topluma kabul ettirmek için kullandı. Ancak Rabbimizin inayetiyle hiçbir zaman Risale-i Nurla ve nurculukla bütünleşmedi/ özdeşleşmedi. Sadece Risale-i Nurun/Nurculuğun periferisinde/dış çevresinde bulundu, konuşlandı. Şu da var ki Fetullah Gülenin Nurculuğun periferisine kalmasında bazı nurcu grupların aşırı iyimser safdilane anlayışlarının etkisi olmuştur. Ancak baş hain Fetullah Gülen yüzünden Risale-i Nur'a hiçbir leke gelemez. Azcık bir zahmete katlanıp Risale-i Nur'dan birkaç sayfa okuyan her kişi bunu çok rahatlıkla görür. Nasıl ki Fetullah Gülen yüzünden -tüm sermayesini borçlu olduğu- Hz. Nebi'nin hatırasına ve sahabe hayatına sümme haşa bir leke gelmediği gibi periferisinde/dış çevresinde bulunmakla kendini topluma kabul ettirme amacı güden Fetö yüzünden Risale-i Nur'a bir leke gelemez. Bugün toplumun dini alanda en çok ihtiyaç duyduğu şey, ehl-i sünnet akadinin ve Kur'anın imanî hakikatlerinin sağlam bir şekilde eğitimi ve kazanılmasıdır. Bunu da bu zamanda en güzel şekilde yapan Risale-i Nur'dur. Aklı başında ve insaflı bir nazarla Risale-i Nur'u inceleyen her kişi bu kanaate varacaktır. Evet, Risale-i Nur, baştan sona Kuran'ın imanî boyutunun mükemel bir tefsiri, izahı ve ispatı; Risalet-i Muhammediye'nin harika bir anlatımı; Sünnet-i seniyyenin ihyası, ibadetlerin derûni manlarının muhteşem bir keşşafı; ahlak-ı İslamiyenin en güzel imtisali ve uyulması; ve İmam ve Kuran için vatan ve millet selametine hizmettir. Başta belirttiğimiz gibi bugün topluma, gençliğe dinin tüm siyasetlerden ve bütün dünyevi menfaatlerden arınmış olarak sunulması gerekir. İşte merhum Bediüzzaman Said Nursi tebliğini, hizmetini tamamen bu esaslar üzerine kurmuştur. Bediüzzamanın lahikalarını, mektuplarını okuduğumuzda en çok vurgulanan meselenin bu olduğu apaçık bir şekilde görünür. O ısrarla din hizmetlerinde bulunanlara siyasal ve dünyevi ve hatta dini tüm menfaatlerden kaçınmalarını salık verir. Şimdi gerçekten halkımızın Kur'anın manasını ve Sünnet-i seniyyeyi sahih bir şekilde örenip dindarlaşması için, ehl-i sünnet akadini güzelce kavrayıp sapkın fikirlerden , fitne ve fesad odaklarından uzak durabilmesi için ve toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanmasıyla milliyet ruhunun oluşması için başta Risale-i Nur olmak üzere ehl-i sünnete bağlı sahih eserlerin okutulması halkımızın elzem bir ihtiyacıdır. Bu amaca hizmet eden cemaat ve tarikatların hizmetlerini güzelce yapabilmeleri milletimiz için çok önemlidir. Gelecek yazıda bu manada elimizden geldiğince kamuoyuna birkac öneride bulunacağız.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Darbe Direniş ve Dirayet! Darbe 15 Temmuz gecesi kahraman milletimizin püskürttüğü hain darbe girişimi aslında bir iç işgal denemesiydi. Amerikan - İngiliz Yahudi misyonunun Üst Aklının, yani Derin NATO'nun hizmetindeki Fetullahçı Terör Örgütünün marifetiyle gerçekleştirilecek olan bir işgal. Böylece Türkiye kendi adamlarıyla, kendi silahlarıyla içerden işgal edilip teslim alınacaktı. Bu hain darbe temelde bu mezkur meş'um amaca 'hizmet' etmektedir. Giriştiği bu darbe vesilesiyle geniş toplum kesimlerince Fetullah Gülenin ve harketinin ne olduğu ve/veya neye hizmet ettiği ayan beyan görülmüş oldu. Özellkle baş hain Fetullah Gülenin neden Amerika'da kaldığının sırrı bütün halkımız tarafından anlaşılmış oldu. Bu darbe denemesini analiz etmek için üç soruya cevap aramamız gerekir. a- Bu darbeyi kim yaptı. b- Bu darbeyi neden yaptı. c- Nasıl/hangi vasıtalarla darbe yaptı. Ortada bir darbe denemesi olduğuna göre bize düşen bu üç sorunun cevabında bu darbenin analizini, değerlendirmesini yapmaktır. Dine hizmet kılıfıyla elli yıllık bir yatırımla devletin bütün kurumlarına -ki özellikle TSK, Emniyet ve Yargı- sızmış olan Fetullahçı Terör Örgütünün/Fetönün maşa olarak kullanıldığı bu darbeyi Fetullah Gülenin/Fetö'nün bağlı olduğu/hizmet ettiği Derin NATO/ Amerikan- İngiliz Yahudi misyonunun Üst Aklı organize edip yönetmiştir. Basında çıkan bilgiler ve belgeler bunu bariz bir şekilde doğrulamaktadır. Böyle bir durum Türkiyenin ne kadar büyük bir saldırıya maruz kaldığını ve çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. İkinci sorumuzun cevabında olarak bu darbe niye yapıldı? Türkiye, neden durdurulmak, işgal edilip teslim alınmak istendi? Demek ki Türkiye Derin NATO'yu rahatsız eden bir şeyler yaptı ki bu darbeye maruz kaldı. İşte Türkiye'nin yaptığı şey ise, cumhuriyet tarihinde ilk defa bütün yönleriyle Batı'ya karşı bir bağımsızlık ve özgürlük amacına dönük olarak önemli çalışmalar ve atılımlar yapmış ve yapmaya devam etmekte olmasıdır. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğan önderliğinde Ülkemizin yapmakta olduğu Batı'ya karşı bu bağımsızlaşma ve özgürleşme hamleleri Batı'nın zulmüne ve sömürüsüne maruz kalan dünyanın bütün mazlum halklarınca hayranlıkla ve dikkatle izlenmektir. Özellikle İslam dünyası Türkiye'nin bu dik duruşunu, Batının zulmünden kurtulmak için çok ciddi bir ümitle karşılamakta ve ellerinden geldiğince örnek alnaktadırlar. İşte yaptığı atılımlarla mazlum dünyanın umudu ve rehberi olan Türkiye, dünyayı ilel ebed sömürmek isteyen Batı/NATO tarafından 15 Temmuz darbesiyle cezanlandırılmak istenmiştir. Darbeyi nasıl/hangi vasıtaları kullarak yaptıklarına gelince bu sorunun cevabını yukarıda verdik. DİRENİŞ Dünyayı fellik fellik edip her tarafına hükmedip her tarafını sömürenler, cetvelle ülkelerin sınırlarını belirleyenler, İslam dünyasını 25 yıldır hedefe alıp İslam ülkelerini bir bir parçalayanlar bu sefer Türkiye'yi hedefe aldılar. Ancak sert kayaya çarptılar. Yukarıda belirttiğimiz gibi 50 yıllık yatırımla Fetö'nün yetiştirdiği/devşirdiği hainler eliyle Ülkemiz kendi adamlarıyla, kendi silahlarıyla bir anda işgal edilip çökertilmek, teslim alınmak istendi. Hamd olsun ki milletimiz gafil avlanmadı. Derin NATO'nun bu öldürücü darbesine karşı kahraman Türkiye milleti kendini, bedenini siper etti. İmanından aldığı güçle bu millet demokrasi tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir destana imza atmıştır. Yüce milletimiz bu hain meşum darbe girişimini canını siper ederek püskürttüğü gibi bu girişimin tekrarı olmasın diye, darbelere karşı kararlılığını göstermek için Türkiyenin her yerinde on beş gündür meydanları her akşam doldurup darbecilere lanet ederken başta Erdoğan olmak üzere devleti ve hükumeti desteklemektedir. Aziz milletimiz 150 yıldır kendi adamlarının eliyle hırpalana hırpalana artık rüşdünü kazanmıştır ve iradesini korumak için canını siper etmiş, bedenini tankların altına atmıştır. DİRAYET BU aziz millet, canını ortaya koyarak darbeyi püskürtmüştür. Darbeciler ise -en azından ele geçirilenler- suç üstü yakalanmıştır. Dünyanın her yerinde darbe yapanlar başarılı olursa kendilerini kahraman ilan ederler. Başaramazlarsa idam edilirler. Ki arkadan gelenlere örnek olmasınlar. Bu bağlamda hükumetimizin ve Yargının yapması gereken öncelikle 15 Temmuz itibarıyla Fetö mensubu olan ve Fetullahçı Terör Örgütüne hizmet eden bütün kişiler titiz incelemelerle tesbit edilip derhal kamu görevinden uzaklaştırılmalıdır. Ayrıca Fetö şirketlerinin ve birer Fetö şirketi gibi Fetö'ya hizmet eden şirketlerin bu topraklarda faaliyetlerine son verilmelidir. Ancak şahit olduğumuz bazı durumlara binaen burada masum olan bazı kişiler Fetö mensubu olmadığı halde kamu görevinden uzaklaştırılmıştır. Böyle masumların durumlarının acilen düzeltilmesini bekliyoruz. Evet adalet mülkün temelidir. Bazı masumlar bu hengamede adaletsizce gadre ugrayıp kamudan uzaklaştırılır ise bu durum devletimizi ve hükumeti olumsuz etkiler. Gelelim darbe organizasyonunun içinde yer alıp suç üstü yakalananlara. Bunlar derhal yargılanıp milletimizin arzusu ve devlet mantalitesinin gereği olan idam cezasına çarptırılmalıdır. Evet bugün devletimizin dirayet günüdür. Kahraman Milletimiz direnişini yapmıştır, canını siper ederek darbeyi püskürtmüştür. Şimdi sıra devlette. Bu kahraman millet, devletinden de iki konuda dirayet beklemektedir. Birincisi bütün Fetö mensuplarının kamudan ayıklanması ve Fetö'ya hizmet eden şirketlerin faaliyetlerine son verilmesidir. Ancak bunu yaparken asla masumlara zarar verilmemelidir ve zarar verilmeyecek şekilde titiz tahkikatlar yapılmalıdır. İkincisi ise darbeye karışanlar yakalanıp derhal idam cezasına çarptırılmasıdır.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

YENİDEN MİLLİ MÜCADELE 15 Temmuz gecesi yaşadığımız meşum darbe girişimiyle ülkemizin ne kadar büyük bir saldırı altında olduğu açıkça görülmüştür. Evet, Türkiye sahip olduğu tarihi derinliğiyle, mensup olduğu Sünnî İslamıyle ve tecrübe ettiği demokratik çok kültürlü toplum yapısıyla dünyada potansiyel arz eden en önemli birkaç ülkeden biridir. Ülkemiz Osmanlı hilafetinin devamıdır. Bunu bütün dünya böyle görmektedir. Her ne kadar Türkiye, Osmanlı topraklarının yirmide birinden bile daha az bir toprak parçasına sahip olsa da bir çekirdek misali o küçücük toprak parçası İslam ümmetini birleştirip ayağa kaldırıp özgürleştirecek potansiyle sahiptir. Hilafetin mayası da buradadır. Çekirdek bir neşv-ü nema bulursa ondan koca bir ağacın çıkması hiç uzak bir ihtimal değildir. 15 Temmuz dünya siyasi tarihine Amerika/Nato'nun girişip başaramadığı meşum bir gece olarak geçecektir. Demokrasi tarihine ise, kahraman Türkiye halkının askerin darbe girişimini canını siper ederek önlemesi olarak altın harflerle geçecektir. Bu meşum ve hain darbe girişimi mahiyet olarak ikibin yıllık siyasi tarihimizde neredeyse hiç böylesi görülmemiştir. Selçuklularla başlayan son bin yıllık tarihimizde ise halka karşı bir hain darbe girişimi hiç olmamıştır. Bu darbeyi milletimiz ve medyamız çok iyi okudular. Uluslar arası ve çok uluslu bir girişim olan bu darbe Nato merkezli Amerikan/İngiliz yapımıdır. Kesinlikle arkasındaki güç, üst akıl olarak Amerikan/ İngiliz aklıdır. Bu darbeyle, öncelikle Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğanı öldürerek Türkiye'ye diz çökertmek, içerden -başta TSK olmak üzere devletin hemen bütün kurumlarına sızmış ve yerleşmiş olan hainler eliyle- vatanımızı işgal etmek ya da hiç olmazsa ülkemizin Suriye gibi iç savaşa sürüklenmesi amaçlanmıştır. CIA başkanının ifadesinde görüldüğü gibi darbeyi kahraman milletimizin püskürtmüş olması darbeyi yaoanları daha da çıldırtmıştır. İslam dünyasında özgünlüğünü ve özgürlüğünü koruyan hemen hiçbir ülke bırakmadılar. Hatta özgürlüğünü ve özgünlüğünü tekrar kazanabilmek için gerekli olan özgüvenlerini de yok ettiler. Türkiye'yi ise hiç özgürleşemeyecek ve özgünleşmeyecek şekilde 1923'te formatladılar. İşte bu kahraman halkımız olanca çilelerle, işkencelerle adım adım ülkemizin özgürleşmesine çalıştı ve bu özgürleşmeyi ve özgünleşmeyi heo hasretle bekledi. Bu uğurdu seçtigi başbakanı asıldı, zehirlendi. Seçetiği hükumetlerine defalarca darbe yapıldı. Ancak bu asil millet bu yüce davadan, bu kutsal görevden asla vazgeçmedi ve geçmeyecektir inşaallah. Bu milletin her ferdi, zihnen olmasa da vicdanen bilir ki bu ülkenin kutsal bir görevi vardır. O görev hilafet misyonudur. Ümmet-i Muhammede önderlik yapıp zalim ve kafir dünyaya rağmen evrensel adalet ve barışı tesis edecek olan olan ülke bizim ülkemizdir, Türkiyemizdir. Hamd olsun. Evet mesele budur. Bakara Suresinde bir pasajda geçen birkac ayette bugüne, bu kahraman millete bir ders, bir teşvik ve bur hatırlatma olduğunu gördük. *Zalimlerden korkmayın. Benden korkun. Böylece size olan nimeti tamamlayım ve doğru yolu bulmuş olasınız.(Bakara Suresi, 150) Allaha ve ahiret gününe hakkıyla inanan, Allah istemeden bir yaprak bi sallanamadığına tahkiki bir şekilde iman eden ve bu imanın neticesi olarak zalimlerden degil sadece Allah'tan korkan bir milleti hiçbir şey korkutamaz, hiçbir güç yenemez. Bu bağlamda Hz. Peygamberimiz biz en güzel örnektir. Allah Rasulü, Bir avuç insanla, kırk kişiyle aziz İslamı dünyanın başına geçirmiştir. Öyle ki, hiçbir devleti olmamış, bilimi, kitabı ve tekniği ve teknolojisi hiç olmayan bir muhitte, Arab yarımadasında ortaya çıkan İslamiyet Allah Rasulünün önderliğinde dönemin bütün süper güçlerine, bilimine, tekniğine ve teknolojisine galip gelmiştir. Hepsini dize getirmişitir. İşte bu ruh ve bu güç bugün sahip olduğumuz İslamiyette ve Sünnet-i seniyye'de de mevcuttur. Bu konuda bize düşen hakkıyla mü'min olmaktır. Allah'a hamd olsun ki, bu manayı çok iyi kavramış ve hayatına aksettiren bir Reis-i cumhuru bu millete ihsan etmiştir. İşte hakkıyla mümin olmak ve zalimlerden değil sadece Allah'tan korkmak için Allah'ı çok zikredecegiz. Verdiği nimetlerin O'ndan olduğunu bilip O'na layık kul olmak ve O'na hakkıyla şükredebilmek için daha çok çalışacağız. (Bakara, 152) *Ey iman edenler, sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Kesinlikle Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara, 153) Rabbimiz bize sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin diyor. Sabırla, yani zorluklara dayanma gücüyle ve namazla Rabbimizden yardım/istiane isteyecegiz. Çok ilginç, Rabbimiz bize Kendisinden nasıl yardım isteyeceğimizi bu iki kavramla öğretiyor: Sabır ve namaz. Sabırla zalimlere ve hainlere karşı dik durarak, zorluklara karşı ve maddi manevi hedefleri başarmada sabırla âlemlerin Rabi olan Cenab-ı Hak'tan yardım isteyeceğiz. Namazla kendimizi ruhani ve manevi boyutta inşa edeceğiz. Namazla nasıl bir Allah'a dayandığımızın şuuruna vararak sabırla meydanları boş bırakmayacağız. Zalimlere karşı dik durarak gerekirse darbeci askerin elinden G-3 silahını alacağız, tankın paletlerine kendimizi siper edeceğiz. Evet kahraman milletimiz zalim Batılı güçlere karşı vermiş olduğu özgürleşme mücadelesi çok kritik bir eşiktedir. Ondandır ki alelacele bu darbeye giriştiler. Evet bu bir milli mücadeledir. 1920'nin devamı olarak 'yeniden milli mücadeledir.' Bakara suresinden aldığımız derste Rabbimiz bize bu milli mücadelede ve bu kutsal görevde hakkıyka sabır ve hakkıyka namazla ancak Rabbimizden yardım alabileceğimizi ve ancak bu yardımla galip geleceğimizi söylüyor. O halde sabırla çok çalışarak ve meydanları boş bırakmayaya ve namazla ruhani ve manevi boyutumuzu inşa ederek hakkıyla mü'min olmaya gayret edelim.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

MUHTEŞEM BİR MİLLET 3D DESTAN Aziz ve necib milletimiz dünya demokrasi tarihine altın harflerle yazılacak bir demokrasi destanını yazmıştır. Böylece demokrasi İslam'ın dört halifesiyle başladığı gibi darbelere karşı demokrasinin savunması olarak milletin direnişini en güzel şekilde başarıyla yine müslüman Türkiye halkı gerçekleştirmiştir. Yani demokrasiyi müslümanlar başlattığı gibi demokrasinin son noktasını yine müslümanlar koymuştur. EEvet aziz ve asil milletimiz darbeye sivil direniş darbesini indirerek Türkiye siyasi tarihinde darbeleri Yeni Türkiye'nin tarih öncesine mahkum etmiştir. Bu asil milletin bir ferdi olarak en güzel kıvançla iftihar ediyorum. Osmanlının torunları Yeni Türkiye'nin mimarlari oldu inşaallah. bu asil necib Türkiye milleti dünya milletleri arasinda bir destan yazarak Türkiye siyasi tarihinde darbeleri artik "tarihin çöplüğüne" gömmüştür. Bin yılda zor kazanılacak bir başarıyı hamd olsun yüce milletimiz 4 saatte kazanmıştır. Büyük milletimiz iki bin yıllık devlet geleneğiyle, bin yıllık İslam inancıyla 15 Temmuz darbesini muazzam bir sağduyu, sabır ve dünyaya örnek bir sivil itaatsizlikle savuşturmuştur. Çok nadir mevzi durumlar dışında iradesi haricinde darbe kalkışmasında bulunmak zorunda kalan asker hiçbir zarar görmemiştir. Bunun yanında darbeye kalkışan asker kılığındaki hainler özellikle Ankra'da Kızılay ve Genelkurmay binası önünde ulu orta sivil halka ateş açmışlardır. Yüzün üzerinde sivilin şehit olmasına sebeb olmuşlardır. Ayrıca namlunun sivil halka doğrultulduğunu gören bir askerin eğer gerçek bir ölüm tehlikesi yoksa derhal silahını bırakıp halkın safına geçmelidir. Millet, idaredesini ve namusunu korumak için namlunun, kurşunun ve tankın önüne ölümüne nasıl atılıyorsa, milletine darbe yapıldığını gören bir asker de darbecilerin değil derhal milletinin safına geçmelidir. Böyle bir iradesi ve imkani olup da bunu değerlendirmeyenler mesuldur. Bu noktada asil milletimiz masum askeri hain terörüstten ayırmasını çok iyi bilmiştir. Hem kışlasında duran askere saldırıldı m? Yok. Silahıyla, tankıyla millete karşı sokağa çıkan bir asker ise bizim için açık bir tehdittir. O silahların yeri sokak değil sınırdır. Kanunsuz emre itaat edilmez, etmekte suçtur zaten. İşte milletimiz bir darbe direnişinde askerin hakkını, hukukunu en güzel şekilde korumuştur. Hamd olsun, Rabbimiz bu mübarek millete böyle dehşetli bir darbeyi en az kayıpla savuşturma imkan ve kabiliyetini vermiştir. Durum açıkça böyle olmasına rağmen bir kısım art niyetliler darbeye karşı sivil direniş gösteren halkımızın askeri linç ettiği, öldürdüğü vb saçma sapan uydurma/montaj iftiralarla yüce milletimizi itham etmektedirler. Bu zevat dünya tarihinde nadir görülebilecek ve nadide olan bir kahramanlıkla açık, uluslararası bir darbeyi sivil direnişle durduran kahraman Anadolu halkının bu muazzam başarısına gölge düşürme amacındadırlar. Özellikle laik sol grupların başını çektiği bu zevat demokratlık söylemlerine rağmen kendileri bu ülkede hiçbir darbeye açıkça hayır diyememişler. İşte bu zevat hep pasiflikle, yobazlıkla ve cahillikle küçümseyip tahkir ettikleri Anadolu'nun 'saf' çocuklarının sivil direnişle açık bir askeri darbeyi engellemelerini hazmedemiyorlar. Böyle dünya tarihine geçecek bir demokrasi destanını bu 'yobaz' ve 'örümcek kafalıların' başarmasını çekemiyorlar. Bu destansı sivil direnişi küçümsemenin, tahkir etmenin birincil sebebi bu olmakla birlikte bu laik sol çevrelere bakan şöyle bir nedeni daha vardır. Eğer askerin meclisi bombalayarak, sivil halka gözünü kırpmadan kurşun sıkarak gerçekleştirmeye çalıştığı bir darbeyi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğan'ın talimatıyla muhafazakar, yerli ve milli değerlerine bağlı Anadolunun çocuklarının meydanlara inmesiyle engellenmiş olması o laik ve sol çevreleri iyice rahatsız edip korkutmaktadır. Çünkü darbeyi durduran Ak parti seçmeni hem milletin büyük takdirini kazanmış, hem de başta Reis-i Cumhur olmak üzere Ak parti yönetecilerine büyük bir kıvanç ve gurur vermekle bu milletten, bu seçmenden aldığı güçle daha çok çalışmak şevkini ve daha büyük işler başarmak arzusunu vermiştir. Haliyle bu şevk ve arzu Akpartinin daha çok yıllar iktidarda kalacağını ve Erdoğanın büyük lider olarak ta uzun süreler partisinin başında ve ülkesinin başkanı olacağını ifade etmektedir. İşte durum böyle olunca tabiki laik sol çevreler bundan rahatsız olacak, kedinin uzanamadığı ete murdar demesi misali kendilerinin elde edemediği ve asla edemiyecekleri bir başarıyı muhafazakar kesimin başarmasını hazmedemiyeceklerdir. Milletimizin destansı direnişiyle durdurulan bu uluslararası darbe girişiminin önemli sonuçları olmuştur. Öncelikle şunu belirtelim ki bu darbe girişimi Türkiye'nin gelişmesinden, büyümesinden oldukça rahatsız olan dış odaklar olarak başta Amerika olmak üzere Batılı güçlerin arkasında olduğu ve haberi oldukları bir başarısız darbe denemesi olarak tarihe geçmiştir. Bu noktada Müslüman dünyasının gelişip güçlenip özgürleşmesini istemeyen Batılı güçler İslam dünyasının lideri olan Türkiye'nin ne kadar güçlü olsuğunu iyice anlamış oldular. Tabi bu, onların uykularını kaçırıp korkularını ve hain plamlarını daha da artıracaktır. Mazlum ve mağdur müslüman dünyası ise Türkiyenin gücünü gördükçe hem özgüveni artıyor hem de Türkiye'ye olan bağlılıkları artıyor. Konu açılmıken bu başaranın bana öğrettiği bir hususu burada belirtmek istiyorum. Bir devletin en büyük gücü insan gücüdür. Ne petrol, ne teknoloji. En büyük güç, insan gücüdür. 15 Temmuz'da gördük ki ülkemizin sivil halkının gücü, vatan aşkı ve şevki Amerika'nın ve Rusya'nın ordularından daha çoktur. Böyle bir millete sahip bir ülke olduğumuzu görmek Cumhurbaşkanımızdan 80 milyonun her ferdine kadar -hazımsızlar hariç- hepimizi gurulandırmıştır. Ayrıca bu başarı ülkemizin gelişmesini, büyümesini istemeyen başta pkk, dhpkc, ışid ve hazımsızlar olmak üzere içerdeki hainlere de iyi bir gözdağı vermiştir. Son bir not olarak Fetullahçı örgütün ne mal olduğu artık ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu saatten sonra bu örgüte azcık bir sempati gösterenin ya aklından zoru vardır, ya da vatan sevgisinden. Fetullahçı terör örgütü eğitim ve dini bir kılıf gibi kullanan içi masonik bir örgütlenme olaral ajanlık ve casusvari bir yapı olarak bağlı bulunduğu Yahudi misyonunun İngiliz - Amerikan üst aklına 'hizmet' etmektedir. Mesiyanik/ Mesihçi bir ideoloji/bağlılık ile insan devşirmekle bağlılarını birer haşhaşiye çeviren aşırı derecede takiyyeci ve makyevalist bir örgüttür. Rabbimiz bizi bu hain örgütün şerrinden korusun. İnşaallah devletimiz de bu hainlere laik olduğu cezayı en güzel şekilde verir.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

İNSAN VE NAMAZ! İnsan câmiyeti haiz(bütün kainati temsil eden) bir varlıktir. Namaz da câmiyeti haiz(diğer bütün ibadetleri ve diğer varlıkların ibadetlerini temsil eden) bir ibadettir. İnsan, butun mahlukatin ibadetlerini, tesbihatini gozlemleyip, muşahede edip toplayarak namazinda bunlari her şeyin yaraticisi ve butun alemlerin rabbi olan Allaha takdim eder, sunar. Evet insan şuur ve akliyla varlik aleminde ibadet ve tesbihat manalarini toplayan bir konumdadir. İşte bu insan varlik aleminden topladigi bu ibadet ve tesbihat manalarini namazinda alemlerin rabbine takdim eder. İnsan akli ve şuuruyla kendinin farkinda oldugu gibi butun mahlukatin ve mevcudatin da farkina varir. Ben diyerek kendisini sahiplenir. Ancak kendisini bile kendisinin var edemedigini gorerek basta kendisi olmak uzere butun mahlukati var eden, her şeyin sahibi ve rabbi olan yuce yaraticya, alemlerin Rabbine ulaşir. Akliyla ve imani bir bakişla her şeyin Allaha ibAdet ve tesbihat yapmakta oldugunu gorur ve okur. İşte insan, kendisini ve butun kainati yaratana karsi tesekkur, ovgu ve yuceltme olarak namaz kilar. Namaziyla kendisinin ve butun kainatin şukur ve hamdini, tesbihatini Allaha takdim eder. Varlik agacinin meyvesi ve sonucu olan insan, işte bu sonucu vermek için yaratilmiştir. Kainat insan icin, insan ise namaz icin yaratilmistir. Kainat agacinin meyvesi insandir, insanin meyvesi ise namazdir. İnsani donanimi varlik aleminin manasini toplayip Alllaha takdim etmek demek olan namaz kilmak uzere programlanmistir. İnsan bütün kainatin kucuk bir örnegi olarak kucuk alem/alem-i asgar oldugu gibi namaziyla da butun kainatin ibadet ve tesbihatini temsil ederek sanki butun kainat capinda Allaha ibadet ve tesbibat yapmiş olur. Boylece insan namazinda butun kainati temsil ederek kulli/umumi bir ubudiyete/ Allaha itaat şuuruna mazhar olarak alemlerin Rabbine muhatap olur. zaten sonsuz muhtaclik icinde olan insan, kendisini ve her şeyi yaratip yoneten yuce rabbe hakkiyla olamasa da ancak boyle kulli/umumi bir ubudiyetle bir nebze olsun şukur ve hamd edebilir. Boylece insan, namaziyla butun kainatin şukur ve hamdini, ibadet ve tesbihatini temsil ederek yeryuzune halife olmasinin bir manasini ortaya koymuş olur. Yukarida belirttigimiz gibi ibadet/namaz meyvesini vermek icin yaratilmistir. Cunku insana verilen donanim bunu gerektirir. insan şuur ve akliyla butun mahlukatin şukur ve hamdini, ibadet ve tesbihatini gorup, farkina varip bunlari alemlerin rabbine takdim edecek donanimda yaratilmistir. Demek ki namaz kilmak, insan olmanin geregidir. Namaz kilinmadiginda ise insann olmanin onemli bir geregi, bir sonucu yerine getirilmemis olur. Boylece insanin insaniyetinde stok maliyeti ortaya cikar. Yani insanin insaniyetinin onemli bir boyutu işlevsiz kalir. Namaz kilmayan insanin durumu, yazmak icin uretilen ancak yazmayan kalem gibidir. hukmen kalemdir. Ancak yazmiyor ve yazmadigi icin de hakiki kalem işlegini yerine getiremiyordur. Sureten kalemdir ancak hakikaten kalem işlevini yerine getirememektedir. Namaz kul ile Allah arasinda en yuce bir bagdir. kulun Allaha en guzel hizmetidir. Bundan dolayi Allahin emrinden gelen insan ruhunun temel gidasi namazdir. Namaz kilmayan -Allah korusun- ruhunu gidasiz birakir. Hem manasi derinligiye yaşarak kilinan bir namaz insanin vicdanini harekete gecirir. Boyle bir namaz vicdana hayat veren en onemli unsurdur. Hakkiyla kilinan bir namaz vicdani harekete gecirdigi, hayatlandirdigi icin Ankebut Suresinin beyaninca insani kotuluklerden alikoyar. Rabbimiz bizi namazi hakkiyla kilmaya muvaffak kilsin.

30 Haziran 2016 Perşembe

İnsan ve Mana İman ve küfür kainata, bütün varlığa, hayata ve insana bakışta temelden farklı bakış açılarına sahiptirler. İman bütün varlığı, hayatı ve insanı mana ifade eden, bir manası olan ve bu manasını ifade etmek üzere varlığa çıkarılmış olarak görür. Küfür yani tevhidi bir iman şeklinde Allah'a iman etmemek, inançsızlık ve ateizm ise bütün varlığın, kainatin, hayatın ve insanın bir manasının olduğunu kabul etmez. Her şeyi kendinde bir varlık ve göründüğü gibi maddi haliyle 'neyse o' şeklinde zannedip, vehmedip algılayarak hepsi bir mana ifade etmek için var kılınan bütün varlığı ve hayatı ve insanı derin manasızlık çukuruna gömer, hapseder. Din için maneviyat denir. Çünkü din, varlığın, hayatın ve insanın 'manasını' ortaya koymak için gönderilen bir sistemdir. İnsanlar hakikatten, varlığın manasından uzaklaşıp bütün her şeyi madde ve surettten ibaret olarak vehmedip bütün varlığı manasızlık çukuruna gömdüklerinde Yüce Yaratıcı yeni bir peygamberle ebedi dinin yenilenmiş halini, son versiyonunu gönderir. Böylece insana varlığın manasını bildirir. Yani, Cenab-ı Hak dinin tebliğiyle insanoğlunu hakikatle yüzleştirir, varlığın manasıyla buluşturur. Din insana, insan ise hakikate ve manaya dokunur. Evet hakikat varlığın ifade ettiği manadır. Din ise insanın hakikate ulaşmasını amaçlar. Yani varlığın manasıyla buluşmasını hedefler. Cenab- Hak, dinin son ve mükemmel halini İslamiyetle göndermiştir. Böylece bütün varlığın manasını en güzel şekiyle bildirmiştir. Batı'nın dünyaya hakim olduğu son dört yüz yıldır Batı paradigmasının temelini oluşturan modernite ve onun özünü teşkil eden materyalizm ve ve sekülarizmle bütün dünyada bir 'manasızlık', maddeye ve surete kapılma, her şeyi 'göründüğü' gibi sırf madde ve suretten ibaret zannetme şeklinde ateizm, sekülarizm ve dünyevîleşme bütün çeşitleriyle dünyanın her tarafına yayılmıştır ve yayılmaktadır. İslam dünyası da maalesef bu durumdan nasibini almıştır. Bir proje, bir propaganda ve bir nevi misyonelik faaliyeti olarak başta Türkiye olmak üzere son yüz yıldır İslam ülkelerinde yeni nesilleri ateist, seküler ve dünyevîleşmiş bir formatta yetiştirilmesine çalışılmıştır ve halen çalışılmaktadır. Tabiki bu durumdan gençler, yeni nesiller fazlasıyle etkilenmiştir. Modern Çağın, modernitenin iman, mana ve hakikate karşı eleştiri, saldırı ve yok saymalarına karşı bir cevap olmak üzere bu asırda bir Kuran ve iman tefsiri olarak Risale-i Nur öne çıkmıştır. Evet Risale-i Nur Kuran'ın iman, ahlak ve ibadetle ilgili konularını, yani varlığın, hayatın ve insanın manasını ve hakikatini Kuran'dan aldığı dersle güzelce açıklamaya ve ispat etmeye çalışmaktadır. Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde iman/mü'min ve küfür/kafir kvramlarını mana ve madde/suret ekseninde çok orijinal bir şekilde şöylece değerlendirir: " Ve keza iman, insanı ebediyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder[dönüştürür]. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünki iman, kabuğunun içerisindeki lübbü[özü] gösterir. Küfür ise, lüb[öz] ile kabuğu tefrik etmez[ayırmaz]. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik[elmas] derecesinden kömür derecesine indirir."(sy. 69) Bu dünyada varlığın, eşyanın ve hadisatın manasına muhatap olarak insanî özümü, ruh ve kalbimizi geliştirip inşa ederiz. Yani bu dünyada manaya muhatap olarak insanî özümüzü inşa ederiz. Böylece bu insanî özümüzle sonsuzluk aleminde cennette yaşamaya layık oluruz. Bu dünyada cismaniyet içinde manaya mhhatap oluruz. Ahirette ise mananın içinde cismaniyete muhatap oluruz. Dünya insanın özünü, ruh ve kalbini manaya muhatap olmakla geliştirdiği bir mekandır ki yeterince manaya muhatap olabilme kabiliyetini kazanarak insanî özümüzle, ruh ve kalbimizle cennette yaşamaya layık oluruz. Bu dünyada cismaniyet içinde insanî özümüzü geliştiririz. Cennette ise maneviyat içinde cismaniyetimizi ebedi telezzüz ve teşekkür vesilesi yaparız. Küfür ise insanın, varlığın ve her şeyin manasını inkar eder, yok sayar. Zaten küfür kelimesi kök mana olarak "örtmek" anlamındadır. İşte küfür/kafir insanın manevi boyutunu/insanî özünü bitirir ve 'örter'. Ruh ve kalb zulmetler, karanlıklar içinde kalır hakiki işlevlerini yitirirler. İman insanda 'beşeriyet' kabuğu içinde insanî özü gösterir. Küfür ise özü/manayı inkar eder. İnsanı kabuk olarak yani beşeri/hayvani boyuttan ibaret zan ve vehmeder.Böylelikle insani elmas iken kömür derecesine indirir. Demek ki insan varlığın, eşyanın ve olayların maddi suretinin içindeki manaya muhatap olabilmekle 'hakiki insan' olur.

23 Haziran 2016 Perşembe

İNSAN NEFSİNİN TABİATI Kur'an’ın iman, ibadet ve ahlak ile ilgili meselelerini aklı, kalbi ve nefsi doyurucu bir şekilde izah, ispat eden Risale-i Nur bu manada bir nevi Kur'an’ın tercümesidir. Yani Risale-i Nur, Kur'an’ın hemen yüzde doksanını teşkil eden iman, ibadet ve ahlak ile ilgili temel manalarını gayet güzel bir şekilde Türkçeye 'çevirir', tercüme eder. Biz bu yazımızda Kur’an ahlakının önemli konularından olan insan nefsinin tabiatına dair Risale-i Nur’dan tespit edebildiğimiz anahtar cümleleri beyan edeceğiz. • Nefis, “kendisini hür ve serbest ister."(Mektûbut, 400) İnsan nefsinin temel özelliği Yaratıcı İlahın varlığından bağımsız olmak arzusudur. Bu durumdaki nefsin en çetin imtihanı, kendisini abd/kul olarak bilmek ve öylece algılamaktır. Ancak nefis buna kolay kolay yanaşmaz. Kendisin hür ve serbest olmasını ister. Kendisine sahip olan, tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve kendisine emreden bir Halıkın ve Rabbin bulunmasını istemez. • Nefis, “mevhum bir rububiyeti ve keyfemayeşa bir hareketi fitri olarak arzu eder.” İnsan nefsi tabiatı gereği bağımsız olmak ister. Hatta kendisini ve kendisiyle alakalı şeyleri kendisinin yapıp ürettiğini vehmeder. Yani hakikatle alakası olmayan bir şekilde kendisinde varlığı, eşyayı, olayları ve olayların sonuçlarını yaratıcı/yapıcı bir güç vehmeder. Said Nursi evham/tevehhüm kavramını çok kullanır. Ancak bu kavramı psikolojik olarak değil, ontolojik ve epistemolojik düzlemde kullanır. Yani Risale-i Nur'da vehim/evham imanî meselelerde, varlıkta yeri olmayan bir durumu, bir bilgiyi insanin kendi zihninde var zannetmesidir. İste bu tabiatının neticesi olarak nefis aynı zamanda kafasına göre hareket etmek ister. Yani 'özgürce' yasamak ister. Kendisine emredilmesinden, yasaklar, helaller ve haramlar konulmasından asla hoşlanmaz. Hatta nefis öyle rabbini tanımak istemez ki Firavun gibi kendi rububiyetini ister. Yani kendisini ve kendisiyle alakalı her şeyi yaratıp yönetenin kendisinin olmasını arzular. Nefsin en çetin imtihanı kendisini abd ve yaratıcı Allah’ı da rabb olarak bilmek olduğunu söyledik. Ondandır ki kabirde bize, "ilahin kim?" diye sorulmayacak. "Rabbin kim?" diye sorulacak. Yani Allah’ı bizi ve her şeyi yoktan yaratıp tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve bizim ve her şeyin mutlak sahibi ve hakimi olarak görüp görmediğimiz sorulacak. • Nefis, “kendsinin hadsiz nimetlerle terbiye olundugunu dusunmek istemez". Çünkü onlarca nimetlerle nimetlendiğini gören o nimetleri verene karşı bir mahcubiyet, bir bağlılık az çok hisseder. Ancak nefis kendisini tam bir şefkat ve merhametle terbiye eden, rızıklandırıp tüm ihtiyaçlarını karşılayan Rabbini unutmak ister. Öyle ki, tabiri caizse Allah’ın vermiş olduğu bir altına sahip olmaktansa kendisinin elde ettiği bir gümüşe sahip olmayı arzular. Bu makamda Kur’an’da anlatılan Yahudilerin bıldırcın eti ve kudret helvasını yemek istememelerini bu manada düşünmek gerekir. Yani Yahudiler gökten gönderilen ve en değerli gıda olan bıldırcın eti ve kudret helvası –Allah’ın göndermesi aşikar olduğu için - yerine topraktan biten soğan ve sarımsak gibi şeyleri istemişleridir. Çünkü nimetler gökten gönderildiği sürece nefis ister istemez Allah’a boyun eğmek zorunda kalıyor. Ancak topraktan çıktığında ise nefis bu nimetlerin Allahla alakasını çok daha rahat bir şekilde kesebilecektir. • Nefis, “gasıbane hırsızcasına nimet-ilahiyeyi yutar." Nefis Allah’ın nimetlerini gasp ederek, hırsızlayarak kendi malıymış gibi tüketmeye çalışır. Yani kendisine verilen hadsiz, sayısız nimetleri kim verdi ve niçin verdi diye düşünmez, sormaz ve sorgulamaz. Bu sorgulamayı yapmayan kişi de hayvani bir özellik olarak nimetleri "yutar". Yani nimetleri düşünmeden tüketmek, o nimetlere insanca değil hayvanca muhatap olmaktır. • Nefis, “gafletle kendini unutuyor". Evet, kendini bilen rabbini bilir demiştir tasavvuf geleneğimiz. Bediüzzaman da güzel diyor, nefis gafletle kendisini unutuyor. Yani kendisinin ontolojik olarak konumunu, mahiyetinin ne olduğunu unutuyor. Ne kadar aciz ve hayata ve olaylara karşı güçsüz olduğunu, yani bir zerreyi bile yaratacak gücü olmadığını unutur. Mesela bir an nefes almazsa yaşayamaz. Ancak o bir anlık nefesi 'üretecek' hiçbir güç insanoğlunda yoktur. Yine bu şekilde nefis ne kadar fakir olduğunu, sonsuz muhtaçlık içinde olduğunu unutur. Yani nefis kendi varlığının var olmasına ve varlığının devamına sonsuz derecede muhtaçtır. Ancak bu varlığı var edecek ve varlığını devam ettirecek hiçbir güç ve özellik insanda yoktur. İşte Kur’an’ın, Hadisin ve Risale-i Nur’un bahsettiği fakirlik budur. • Nefis, “kendisini ebedi tahayyül eder gibi dünyaya saldırır." Kendisini unutan nefis dünyayı da unutur. Kendisini ve dünyayı ebedi zannetmeye başlar. Şiddetli bir hırs ile ve çok ihtiraslı duygularla dünyaya saldırır. Deyim yerindeyse 'dünyayı yese doymaz’ bir hale gelir. • Nefis, “her lezzetli ve menfaatli şeye bağlanır." İnsan nefsinin temel özelliklerinden biri de budur. Yani nefis hakiki manada hiçbir şeyi sevmez. Sevdiklerinde ise onlardaki lezzet ve menfaatlerini sever. Nefsin bu özelliğindendir ki bu nefsaniyet çağında ciddi sevgi, samimi muhabbet ve sohbete çok az rastlanılır olmuştur. • Nefis, “netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez." Çünkü nefsin temel bir karakteri de bir gram hazır lezzeti ileride gelecek binlerce kilo lezzete tercih etmesidir. • Nefis, “tembellikle ubudiyeti terk ettiğinden bir Halıkın, bir Malikin bulunmamasını temenni eder." Burada hem nefsin temel karakterini, hem de inançsızlığın temel sebebini görüyoruz. Nefis tembeldir, rahatına düşkündür. Ubudiyet, ibadetler ve her an Allah’a itaat şuurunda olmak nefse ağır gelir. Çünkü nefis başıboş olmak ve kafasına göre yaşamak ister. İşte kişi ne zaman ki nefsin bu özelliğine mağlup oldu, kendisini azaptan kurtarmak için Allah’ın olmamasını arzu eder. İşte inançsızlığın önemli bir sebebi budur. • Nefis, “Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler." Bediüzzaman nefsin bu özelliğini özellikle vurgular. Nefis kendi kusurunu görmez ve görmek istemez. Görse de yüz teville açıklamaya çalışır. Nefis öyle kendisini kusurlardan uzak tutup teberri eder ki neredeyse Allah’ı kusurlardan takdis eder gibi kendisini takdis eder. İşte bundandır ki bu nefis ve enaniyet çağında insanları en çok rahatsız eden şey, kusurlarıyla yüzleşmektir. • Nefis, “daima ızdırablar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. " İşte nefis, Allah’ın gölgesinde bir abd/kul olmaktansa kendi başına hayatın dertleriyle boğuşan bir çaresiz, zelil ama bağımsız varlık olmayı tercih eder. Nefis tevekkül etmek istemez. Çünkü Allah’a tevekkül edince bağımsız, özgür ve başıboş olup kafasına göre hareket edemeyecektir. • Nefis, “Hâlık-ı Zülcelal'in evsafına/sıfatlarına müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder." Bu ne müthiş bir dalalettir. Nefis buna bile cüret eder. Zaten kafalarına göre din uyduranlar, arzularına göre Kur’an’ı yorumlayanlar açık bir şekilde kafalarına göre İlah icad etmeye de çalışıyorlar. Mesela Allah’tan korkmadan çıkıp "Allah geleceği bilmez(!)" diyor. Sanki Bediuzzaman "Halıkın evsafına müdahele eder" derken bu densize de işaret ediyor.

14 Haziran 2016 Salı

ORUÇ İNSANİLEŞMEYE ‘URUÇ’TUR Ramazaniye Medresesi Notları * Ramazan, kızgın ateşte ayakların yanarcasına yürümektir. Yani ramazan orucun ateşinde dünyanın, nefsin ve günahların kirlerinden arınmaktır. Nefsin esaretinden ve dünyanın zincirlerinden kendini kurtarıp insaniyeti gün yüzüne çıkarmaktır. Razaman ayı şeairin yani İsalmi sembollerin en büyüklerinden ve en önemlilerindendir. Dinin toplumda görünür kılınmasını sağlayan unsurlarına “şeair” denir. İşte Ramazan ayı İslamî şeairler içinde en büyüklerinden ve en önemlilerindendir. Hakikaten toplumda hemen herkesin oruç tuttuğu ve genel olarak manasına saygı duyduğu bir aydır Ramazan. Bu manada Ramazan bir nevi toplumun bütünün ubudiyetini/ Allaha itaatini temsil eder. Bundan dolayıdır ki Ramazana saygı çok önemli kabul edilmiş. Ramazan orucunun çok manaları, gayeleri ve hikmetleri vardır. Bu manalardan ve gayelerden başta belirttiğimiz şeair kısmı zaten en başta gelir. Bununla beraber Cenab-ı Hakkın rububiyeti, her şeyin Yaratıcısı, rabbi ve Sahibi oluşu açısından orucun çok manaları vardır. Cenab-ı Hak bütün varlığı ve özelde biz insanları kendini sevdirmek ve tanıttırmak için yaratmıştır. Bu amaçla biz insanlara sayısız ihtiyaç verip ve bu ihtiyaçlarımızı sayısız nimetleriyle her daim karşılamaktadır. Ancak biz insanlar, nefsin ve dünyanın perdelerine takılıp Rabbisinin sırf sevgisinin ve merhametinin eseri olan bütün bu sonsuz nimetlerin ifade ettiği manayı göremiyor ve bazen de unutuyoruz. İşte Ramazanda bütün müminler çok acıkmış ve o nimetlere çok ihtiyacı olduğu bir anda Cenab-ı Hakk’ın ezan sesiyle ilan edilen emrini herbirden bekleyerek çok güzel bir ubudiyet/ Allah’a itaat hali sergiliyorlar. Böylece müminler topluluğu olarak hem Allah’ın rububiyetini, yani her şeyi yoktan yaratıp terbiye ettiğini ve onların tüm ihtiyaçlarını karşılayarak her şeyin hâkimi ve sahibi Allah olduğunu görmüş ve göstermiş oluyoruz. Hem de Allah’ın sayısız ve sonsuz nimetlerinin hem ne kadar kıymetli olduğunu ve hem de Cenab-ı Hak’tan emir gelmeden o nimetlere el uzatamadığımızı görerek, o nimetlerin hakiki sahibi kendimiz değil aksine onların Allahın malı ve gerçekten ‘nimet’ olduklarını anlarız. Böylece bu sonsuz nimetleri veren tüm kâinatı kuşatmış olan Allah’ın sevgi ve merhametine karşı mümin topluluğun olarak oruç tutarak, Cenab-ı Hakkın emirlerine hep birden uyarak toplumsal bir itaat ve ibadet hali gösterilmiş olur. Rabbimiz kendisini tanıtmak ve sevdirmek için bize sayısız nimetler verdiğini söyledik. Buna mukabil insan da tanıma ve sevme eylemini iman ve ibadetle gerçekleştirir. İman ve ibadetin en güzel tezahürü ise şükürdür. Yani iman etmek, yaratıcıyı tanıyıp Ona şükretmektir. Her şeyi O’ndan bilerek Onun ‘verdiklerinden’ dolayı memnun olmaktır. Bütün ibadetler aslında bir şükürdür. İnsan ciddi ve derinlikli bir şekilde şükredebilmesi için en başta o nimetlerin hakikaten ‘nimet’ olduğunu anlaması gerekir. Yani Allahın yoktan yaratıp ihsanıyla/vermesiyle ikramı olan o nimetlere ‘sahip’ olabildiğini ve hem o nimetlerin kıymetini tefekkür etmekle, hem de o nimetlere ihtiyacını tam hissetmekle samimi ciddi şükredilebilir. Bu makamda Bediüzzaman’ın uyarısıyla bir not düşelim: İnsanları birer kardeş gibi görüp onların dertleriyle, acılarıyla ciddi empati kuramayan bencil ve kıskanç kişiler hakiki şükrü yapamazlar. Şükür ise temelde üç aşamalı bir şekilde yapılır: • Nimetleri doğrudan doğruya Allah’tan bilmek, • O nimetlerin kıymetlerini takdir edip ve onlara ihtiyacını hissetmekle, • Ve o nimetleri verenin razı olacağı şekilde bir hayat tarzı yaşamakla hakiki ve ciddi şükredilmiş olur. İşte Ramazanda insan oruç vasıtasıyla hakiki açlığı hissederek nimetlerin kıymetlerini bir derece olsun anlar. Aynı zamanda oruç utmakla gündüzleyin yemeklere/nimetlere/ önündeki suya elini uzatamadığını görerek bu nimetlerin hakiki sahibi kendi olmadığını anlayarak gerçekten nimetin ‘nimet’ olduğunu fark eder. Böylece ramazan orucuyla insanın en önemli varlık gayesi olan şükür çok halis bir şekilde gerçekleştirilmiş olur. Neticede oruç bizim nefsaniyetten/ hayvaniyetten insaniyete/maneviyata urucumuz/ yükselişimiz olur. Bu manada bizim nefsaniyetten/hayvaniyetten insaniyete/maneviyata urucumuzun/yükselişimizin yoğunlaştırılmış bir mevsimi ve bir programıdır Ramazan.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Risale-i Nurun vatanı ve milleti ihatA eden hizmetlerine dair yazım http://m.risalehaber.com/risale-i-nurun-toplum-hizmetleri-18187yy.htm

20 Mayıs 2016 Cuma

Bismillah 19 MAYIS Kurtuluş Savaşının başlatıldığı aziz meşalenin yakıldığı bu anlamlı günde burada toplandık. Kurtuluş Savaşına güneyden kuzeye, doğudan batıya tüm halkımız din ve vatan için canımızı feda etmeye hazırız diyerek dinin ve vatanın kurtulduğu savaşı kazandılar. Bugün de her şeyden önce bizlerin hakiki dindar birer genç olarak hem dinini çok iyi bilip yaşayan hem de bilim ve teknolojide dünya ile yarışan gençler olacağız. 19 Mayıs’ı Mustafa Kemal Paşa gençlik bayramı olarak ilan etmiştir. 19 Mayıs’n gençlik bayramı olabilmesi için gençliğimizin İstiklal Marşımızda manasını bulan milli ve manevi değerlerine tam bağlı Kuran ve Hadisten aldığı güzel ahlak ile tam terbiye olmuş birer genç olmasıyla olur. Bakın TÜBİTAK Bilim fuarımızı alnımızın akıyla yaptık. Başta koordinatör hocamız Hüseyin Özçelik olarak emeği geçen bütün öğretmen ve öğrencilerimize candan teşekkür ederim. Bu projelerin daha iyilerini yapabilecek potansiyel sizlerde var inşaallah. Bunun için gençlik olarak düşüneceğiz, merak edeceğiz. Büyük başarılara ulaşabilmek için büyük hedeflerimiz olacak. EN başta kendimize soracağız. Ben neyim? Niye varım? Ve Nereye varacağım? Böylece varoluşumuzun manasını anlayacağız. Sonra dünyayı daha güzel kılmak için okumaya bilimlere dört elle sarılacağız. Bilimlerle hem rabbimizi tanıyacağız, hem de teknoloji üretiminde dünyanın önüne geçeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle sizleri bayramı yaşamaya davet ederken şimdiden bu şölenin hazırlanmasında emeği geçen değerli öğretmenlerimize ve sevgili öğrencilerimize teşekkür ederim.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Bediüzzaman’a Göre Laiklik Meselesi Üstad Bediüzzaman Osmanlıyı mutlakiyet ve meşrutiyet dönemleriyle, Cumhuriyeti de tek partili ve çok partili dönemleriyle görmüş yaşamış bir dava adamıdır. Davası ise ‘tahkiki imanı’ geniş halk kitleklerine kazandırmaktır. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın siyasetle, devlet yönetimiyle ve devletin rejimiyle ilgili görüş, tuttum ve tavırları olacaktır. Biz bu yazıda Üstadın devlet ve siyaset Mefhumlarıyla/kavramlarıyla ilgili bütün görüş ve değerlendirmelerini ele almayacağız. Siyasert meselesine Bediüzzamanın yaklaşımını ifade eden kısa bir girişten sonra güncel tartışma konusu olan Laiklik meselesine dair Bediüzzamaın görüşlerini ve değrlendirmelerini ortaya koymaya çalışacağız. Bu çalışmada ortaya koyacağımız tesbitlerde hata ve/veya yanlış olursa Risale-i Nuru doğru amlayamamaktan kaynaklı olup bize aittir.” Bediüzzaman Göre Siyaset Kuran ve hadisten aldığı dersle dünyayı ahretin tarlası ve Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecelli yeri olarak gören Bediüzzaman, insanın dünyada varoluş gayesini de Allahın rububiyetine karşı en kapsamlı bir şekilde ubudiyet etmek olarak belirtir. Bu çerçevede siyasete bakışını şöylece ifade eder: “..din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidinden, Selef-i Salihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı asli siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, "Bütün kainatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir" diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir. Yoksa baki elmasları kırılacak adi şişelere alet yapar.” Bu ifadelerle siyasete bakışını kısa ve özlü bir şekilde ortaya koyan Bediüzzaman siyaseti dine, ahirete ve hakikate alet olabilen siyaseti olumsuzlamaz. Aksine dine ve hakikate perde ve engel olan siyasete karşı tutum ve tavrını o meşhur sözüyle ifade eder: “Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım.” Demek ki Bediüzzaman siyaseti kategorik olarak olumsuzlamaz. Üstadın olumsuzladığı ve Allaha sığındığı siyaset şeytanî bir siyasettir, insanı Allahtan uzaklaştıran ve şeytana alet ve oyuncak eden siyasettir. Yoksa dine ve ahrete alet olan, insanın Cenab-ı Hakkın rububiyetine karşı ubudiyetini yapmasına engel olmayan siyaseti olumsuzlamaz. Özellikle modern dönemde riyakar ev zulümkar olan ve hakikate ve dine alet edilemeyen siyasete karşıdır Bediüzzaman ve bu siyasetten Allaha sığınır. Bediüzzaman ve Rejim Bize göre laiklik bir rejim meselesidir. Türkşiye Cumhuriyetinin tek parti döneminin rejimin başat özelliği laikliltir. Bu bağlamda laikliği – özellikle tek parti dönemi uygulamalarını baz alarak- rejimin temek karakteri olarak ele alabiliriz. Bu burada Bediüzzamanın laiklik görüşlerini rejim bağlamınde ve rejime dair görüşleri ekseninde ele alıp değerledendireceğiz. Bediüzzaman rejime karşı tutumunu şu şekilde ifade eder: “Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var. Ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.” Demek ki, Bediüzzaman rejimi değiştirmek amaçlı isyan, silah ve şiddet içeren yöntemleri doğru bulmuyor. Bu yöntemlere karşı çıkıyor. Ancak bu rejimi de doğru bulmuyor, onaylamıyor, kabul etmiyor ve rejimin anlaşını benisemeyip onunla amel etmiyor. Ama rejimi değiştirmek için de bir isyanı, bir kalkışmayı da doğru bulmuyor. Yine bu minvalde Bediüzzaman mahkeme müdafalarıdna sık kullandığı bir ifade olan şu pasajda laik rejim konusunda tutum ve tavrını tam olarak ifade ediyor: “Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hattâ rejimin sahibine adâvet etse, onlara kanunen ilişilmez.” Üstad tek parti döneminin dinsiz bir yönetimi rejim altına aldığını da vurgular ve dünayı dine tercih eden bir rejim der. : “bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler.” Şu ifadeler demek istediğmizi daha açık bir şekilde ortaya koyuyor: “..lâiklik maskesi altında dîne ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem, kanunlar haricine mi çıkmış oldum?” Mecbur Kalınan Rejim Olarak Laiklik Bediüzzaman ‘mecbur kalınan’ bir rejim olarak laik cumhuriyeti en olumlu şekilde ele alır. İman ve Kuran hizmetlerinin modern çağın ve laik rejimlerin hep öne çıkardıkları din ve vicdan hürriyeti ve düşünce özgürlüğü açısından mümkün olduğunca meselenin olumlu yönüne bakarak bu ‘şartlarda’ nasıl yapılabileceğini öne çıkarır. “Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak...” Yan eğer hakkaten dedikleri gibi modern batı medeniyeti ve onların ürünü olan laik rejimler din ve vicdan hürriyetini ve düşünce özgürlüğünü hakkıyla sağlasalar iman ve Kuran hizmetleri bu ortamdan olumsuz etkilenmez. İman ve Kuran hakikatlerinde öyle bir delil ve doğruluk kuvveti var ki bir devletin korumasını kolamsına ihtiyacı yoktur. Eğer iman ve Kuran hakikatlerinin deliller ve doğruluk boytundaki kuvveti ortaya çıkarak bir eser, bir çalışma olursa iman ve Kuran hakikateri devlet koruması kollması olmdan insanlar akendileini yayacaklarıdr. Muvakkat/Geçici Rejim Üstad Bediüzzaman jakabon laiklik uygulamalarını esas alan rejimin ‘muvakkat’/geçici olduğuna ısrarla vurgu yapar. Bizce bu vurgu boşuna değildir. İman ve Kuran hizmetleriyle toplumun genelinde bir dindar oprtam oluşitukça ve toplumun büyük çoğunlu dine cidden taraftar oldukça üst yapı olarak rejim de bu değişime ayak uyduracaktır. Katı jakoben laiklik uygulamarını devam ettiremeyecektir. Bediüzzaman bir nevi sosyolojinin fıtrat kanunu olan bu noktaya imâen işaret eder. Biz bu imâ ve işaretin günümüzün güncel tartışmaları için manidar olduğunu düşünüyoru. Burda jakaben ladini manadaki laik rejimin ‘muvakkat’ yani geçici oluşuna dair ima ve işaretleri belirterek, konuyu dikkatleri toplamak istedik. “Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.” Yine bu minvalde Mektubat adlı eserinde milliyetçilik bahsinin sonun şöyle der: “Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini,muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. Hukuk Ve Şeriat Buraya kadar olan açıklamalar üstad Bediüzzamanın laikliğe karşı görüşlerini ve tvarını ortaya koymaktadır. Buna göre Bediüzzaman laikliği mecbur kalınan bir rejim olarak ele aldığında meseleye mümkün olan en olumlu bakışı sergiler ve din ve vicdan hürriyetinin sağlandığında –eğer Modern Batı’nın ve laikçiler söylemlerimn-nde samimiyse- zaten iman ve kuran delil ve doğruluk gücüyle bu hürriyet ortamında –devlet desteğine gerek kalmadan- kedilerini insanlara ulaştıracaklardır. Ancak mesele sadece bu olmayıp toplumun giderek Müslümanlaşması gözden uzak tutalamaz. Toplum müslümanlaştuıkça ve daha dindar hale geldikçe bir üst yapı olan devlet ve yönetim rejiminin de buna uygun hale gelemesi icab eder. Yine bu şekilkde toplumu ve halkı idare eden kanunlar da toplumun iançlarından uzak kalamaz. Toplumu çoğunlu dindarlaştuıkça kanunlar da hukuk düzeni de buna uygun hale gelmelidir. Eğer toplum daha dindar hale geldiği ve kanunlarından bu minavlde olamsını arzu ettiği bir zeminde halkın inançlarında uzak laik bir hukuk sisteminde diretmek toplumun hukuka olan bağlılığını zedeler. Üstelik Müslüman toplumlarda asayişi ve düzeni güzelce sağlayabilmek için kanunlar din ekseninde düzenlenmelidir. Yoksa suçların, şiddetin ve anarşinin önü alınamaktadır. Üstad Bediüzzaman bu manada şu tebsitlerde bulunur: “Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.”