22 Ağustos 2016 Pazartesi
15 TEMMUZ CEMAATLERİN/TARİKATLERIN İKİNCİ DÖNEMİ!
Feto güzelim ülkemizde 50 yıllık bir yatırımla halkımızın dini değerlerini kullanarak tarihin gördüğü en büyük ihamet hareketlerinden birini oluşturmuştur.
Ülkemizin dünyadaki varlığı açısından, milletimizin hem dünyası ve hem de uhrası açsından bu büyük ihanet çok ciddi bir krize yol açmıştır.
Türkiye bu dünyada bağımsız güçlü politikalarla özgür bir ülke olmasının yolu ilkeler ve motivasyonunu dinimiz islamdan, siyasi derinliğini ise tarihimizden alacağı güce bağlıdır. Bu da kısa dönemde ve dar çerçevede ülkemizin ciddi dindarlaşmasıyla; uzun dönemde ve geniş çerçevede ise İttihad-ı İslam yüce idealine hizmet etmekle olacaktır inşaallah.
İşte bu temel noktaları gözönüne aldığımızda miletimiz için dinimiz ve tarihi tecrübemiz varoluşsal hayatî öneme haizdir.
Biz burada 21. yıl dünyasında ülkemizde başta gençelere olmak üzere geniş topluma din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini ulaştırmak amacında olan cemaatlerin/tarikatların uyması gereken bir takım usûl ve esaslardan bahsedeceğiz.
Öncelikle şunj belirtelim ki 15 Temmuz darbesini bahane ederek düzgün/sahih bütün cemaatlere/tarikatlara saldıranlar, laikliği can simidi gösterenler çok yanlış yapıyorlar ve bilerek ya da bilmeyerek bir manada 15 Temmuz'un amacına hizmet ediyorlar.
Modern dönem din hizmetlerinin bir ürünü olan cemaatlerin ve cemaat formatıyla hizmet veren tarikatların en büyük zaafı şeffaflık ve denetim meselesidir. 15 Temmuzda birçok kişi bütün cemastler kapatılsın, millete din hizmetlerini sadece diyanet versin dedi. Ancak diyanet 'resmiyetiyle' yapılan din hizmetlerinin hakkıyla olacağını düşünmüyoruz. Çünkü devlet resmiyetiyle ve akademik kafalarl dini tebliğin esası olan gönüllü din hizmetleri olamaz.
Bizce din hizmetlerini diyanete bırakmak yerine Türkiyede kendisine din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini bir misyon addeden sahih/düzgün bütün cemaatlerin/tarikatların Diyanete başvurup Diyanet tarafından kayıt altına alınıp Diyanet büneysine katılması gerekir. Diyanet tarafın bu cemaatlerin/tarikatlarin en başta şeffaf denetimi olmak üzere yeri geldiğinde de koordinasyon faaliyerleri de düzenlenmelidir.
Bu manada diyanet Hilafet makamının bir alt kurumu olarak fonksiyon görmelidir.
Diyanet bünyesine katılmak istemeyen, kendi başına buyruk faaliyet yürütmek isteyen cemaatler/tarikatlar ise kapatılmalıdır.
Burada cemaatler/tarikatler diyanetin bir alt- işvereni/taşöreni olarak yürüteceklerdir.
Cemaatlerin/tarikatların en büyük bir zaafı da devletle/siyasetle olan ilişkileridir. İnsanımız tarihsel bir tecrübe ve bir kültür olarak devlete/siyasete çok büyük önem atfeder insanımız. Ancakdin hizmetlerini layıkıyla yapabilmek için cemaatlerin/tarikatların devletten/siyasetten uzak durmaları gerekir. Cemaatler/tarikatlar sivil alanı, toplumu dinimize göre inşa ederken bir sivil toplum örgütü olarak siyaseti/devleti de adalete yönelndirme/irşad faaliyetlerinde bulunabilirler. Ancak bunun dışında devletten kadro alma, siyasette örgütlenme gibi faaliyetler ve hedefler din hizmetlerinin ruhuna aykırı sonuçları kaçınılmazdır ve akibeti yozlaşmaktır.
Şunu iyice anlayalim, siyaset sebep değil sonuçtur. Yani dindar bir ülkenin sebebi ilk önce dindar bir siyaset/devlet kadrosu değil, aksine dindar bir toplum inşa etmektir. Siyaset/devlet zaten bu toplumun sonucu olacaktır. Bunun için bir cemaate/tarikata düşen Türkiyennin daha dindar bir ülke olması için sadece ve sadece sivil alanın, toplumun ve özellikle gençlerin dindar olması için devlletten/siyasetten bağımsız din hizmetlerini yürütmektir.
Hayat rehberimiz Hz. Peygamberimiz tebliğini bu esaslar üzerine kurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den Bediüzzaman'a bütün ehl-i sünnet ulema bu çizgidedir ve o meşhur sözleriyle, "sultanın sarayından zenginin sofrasından uzak dur." bu çizginin devlet/siyaset karşısındaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır.
Evet ehl-i sünnet ulemanın son dönem büyük simalarından olan Bediüzzaman, tamamen bu ehl-i sünnet çizginin ahirzaman şartlarına güncellenmesini o meşhur sözüyle ortaya koymuştur. "Eûzu billahi mineşşeytani ves siyaseh."(Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım)
Cemaatlerin/tarikatların önemli bir meselesi de Bediüzzaman'ın harika tesbitiyle, "zaman cemaat zamanıdır şahıs/şeyh/ütad/imam zamanı değildir", ilkesinde hareket etmektir. Yani cemaatler/tarikatlar şeyh/lider/imam/üstad merkezli değil metin merkezli olmalıdır. Bu ilkenin ve Allaha kulluğun bir gereği olarak şeyhleri, liderleri, imamları ve üstadları yüceltmekten, kudsiyet adfetmekten artık tam anlamıyla kaçınmalıyız.
Tevhid akadimizin bir gereği olan Bediüzzaman'ın şu vurgusu bu manada çok manidardır. "Mabudiyetten uzaklıkta herkes eşit olduğu gibi ubudiyet mertebesinde de herkes eşittir." Hz. Nebi dışın hiçbir kimesenin bir meziyeti, bir kudsiyeti yoktur. Sadece insanları dine yöneltmeyi yaptıkları için şeyhlere/hocalara Allah razı olsun deriz, dua ederiz.
Bu manada istişare ve eleştiri kültürü çok önemli. Cemaatler/tarikatlar en tepeden en aşağı kadar istişare ve ilmine, edebine uygun eleştiriyi sonuna kadar destekleyip önünü açmalıdırlar. Düşünün ki Hz. Peygamberimiz Sahabesiyle istişare ederken, dünyevi konularda fikirlerine karşı sahabe kendi fikrini ortaya koyarken Hz. Nebi de bunu doğal karşılayıp kendi fikrini terk edip sahabesinin fikrini benimserken bugün hangi şeyh/hoca kendini eleştiriden münezzeh kılar, istişareden müstağni görebilir.
Cemaatlerimizin uyması gereken önemli bir mesele de, hiçbir cemaat kendini seçilmiş ve/veya en iyi cemaat/tarikat görmemelidir. Herkesi, her düzgün cemaati Allah indinde makbul din hizmetlerini veren ve bu manada hepsi eşit olan dini yapılar olarak görmelidir.
Benim cemaatim en iyi cemaat yerine benim cemaatim benim mizacıma, meşrebime uygun olduğu için ben burada hizmet ediyorum demek gerekir.
Cemaatlerin/tarikatların prensip kabul etmesi gereken bir diğer hususta para ve maddi yardım toplama meselesidir. Cemaatler, tarikatlar kendi asli işini yapmalı, bunun için en asgari düzeyde paraya/maddiyata ihtiyaç hissedecek şekilde bu hizmetlerini düzenlemelidirler.
Cemaatlerin/tarikatların yapması gereken asli işleri büyük kurumlar, şirketler, holdingler kurmak degil insanlara dersin/sohbetin verileceği bir mekan ve bir de talebe hizmetlerinde öğrencilerin kalabileceği yurtlar açmaktır. Bu iki temel hizmet için gerekli olan parayı ve maddi yardımi cemaatler kendi üyelerinden temin edebildiği ölçüde hizmetlerini yapmalıdır. Asla ve asla dışardaki insanlardan, esnaftan para, yardım vs toplanmamalıdır. Cemaatler, milleten nezdinde para toplar imajinı değiştirip aslına uygun olarak cemaatler din hizmetlerini sırf Allah rızası için yapan, Nebevi geleneğe tabi olarak "insanlardan hiçbir ücret istemeyen" bir şekilde millet nezdinde asil ve aslî konumunu almalıdırlar.
Her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden duamız 15Temmuz'u cemaatlerimiz/tarikatlarımiz icin bir çek olma ve asıl ve aslî işine odaklanma için bir firsata donuşturmesidir.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder