24 Haziran 2017 Cumartesi
• Risale-i Nurun anlaşılmasına engel tavırları bu derslerden öğrenebildiğim kadarıyla şöylece özetleyebilirim:
- Ayet ve hadisin mecazatını, müteşabihatını ve çok katmanlı anlam boyutluluğunu anlamayan;
- Dini, kurallara hapseden fıkıhçı kuralcılığı aşamayan;
- Hikayâtı aşamayan;
- Esbab-perestliği aşamayan;
- ‘Ulu hakancılığı’ aşamayan;
- Milliyetçiliği (devletçilik, Müslümancılık, cemaatçilik, etnik grupçuluk gibi çeşitli ‘biz’ algılarını) aşamayan;
- Mümin – Müslim ayrımını yapamayan;
- Zamanının çocuğu olamayan;
- İmanî meselelerde taklidin câiz olmadığını ve herkesin kendi kapasitesine göre imanî meseleleri tafsilen tahkik etmesi gerektiğini anlamayan;
- İnsan; çabası, sa’yi ve soruları kadar değerli olduğunu ve “şahsi teşebbüs” insaniyetin olmazsa olmazı olduğunu anlamayan;
- Allah’ın dininin ‘hak’ üzere olduğunu ve buna göre bir fikir ve tavrın ancak hak olduğu kadar ve hakikati içerdiği kadar İslamî olduğunu anlamayan;
- Gelenek-görenek- kültür ve medyayı aşamayan;
- Ubudiyeti kavramayan;
- İnsaniyet- hayvaniyet ayrımını yapamayan; Risale-i Nur’u hakkıyla anlayamıyor. Öyle ise Kuran’ı hiç anlamaz. Hadisi ise hiç hiç anlamaz.
• Ben kendime bakarak; var edilmişliğime, yaratılmışlığıma bakarak beni yaratanın benim gibi olmayan, yani mutlak olan olması gerektiğini anlıyorum. Beni yaratanın mutlak olduğunu; eşsiz, yekta(ehad) olmak zorunda olduğunu anlarım. Onun varlığından emin olurum. Ama onun mahiyetini bilemem, onu izah etmeye kalkamam. Öyle ise bir yaratık olarak bana düşen, yaratık âleme bakarak onun yaratıcısının ve özelliklerinin yaratık cinsinden olmayan olduğunu (sübhaneAllah) anlamaya çalışmaktır. Yaratıcı ancak mutlak olandır, varlığı kendinden olandır. Varlığı kendinden olan ise tek olur. İki tane mutlak olmaz, öyle ise varlığı kendinden olan iki tane olmaz, öyle ise “varlık tektir”.
22 Haziran 2017 Perşembe
• Binadaki sanat ve bina olma özelliği malzemelerin eseri olmaz. Yani bina tuğlalarla yapılıyor ama binayı yapan tuğlalardır demek saçmalıktır. İnsan binasındaki hayat sanatı da insanın bedenindeki malzemelerin eseri olamaz. Öyle ise bedenin/malzemelerin sanattan ayrıştırılıp çöpe atılmasıyla yani ölümle hayat/sanat da çöpe atılmış, bitmiş olmaz. O malzemelerde hayat sanatını gösteren kaynak; başka şekillerde, başka yaratılış türlerinde o sanatı yine gösterecektir. Çünkü hem hayat sanatını gösteren kaynağın mutlak olması gerektiğini anlıyoruz. Hem de hayat verilenlerde sonsuza dek var olmak arzusu var. Bu arzu da yine o kaynak tarafından verilmiş olmalı. Başka türlü olamaz.
21 Haziran 2017 Çarşamba
• Risale-i Nurun anlaşılmasına engel tavırları bu derslerden öğrenebildiğim kadarıyla şöylece özetleyebilirim:
- Dini, kurallara hapseden fıkıhçı kuralcılığı aşamayan;
- Ayet ve hadisin mecazatını, müteşabihatını ve çok katmanlı anlam boyutluluğunu anlamayan;
- İsraili hikayâtı aşamayan;
- Bilimci esbabperestliği aşamayan;
- ‘Ulu hakancılığı’ aşamayan;
- Milliyetçiliği (devletçilik, Müslümancılık, cemaatçilik, etnik grupçuluk gibi çeşitli ‘biz’ algılarını) aşamayan;
- Mümin – Müslim ayrımını yapamayan;
- Zamanının çocuğu olamayan;
- İmanî meselelerde taklidin câiz olmadığını ve herkesin kendi kapasitesine göre imanî meseleleri tafsilen tahkik etmesi gerektiğini anlamayan;
- İnsanın çabası, sa’yi ve soruları kadar değerli olduğunu ve ‘şahsi teşebbüs’ insaniyetin olmazsa olmazı olduğunu anlamayan;
- Allah’ın dininin ‘hak’ üzere olduğunu ve buna göre bir fikir ve tavrın ancak hak olduğu kadar ve hakikati içerdiği kadar İslamî olduğunu anlamayan;
- Gelenek-görenek- moda ve medyayı aşamayan;
- Ubudiyeti kavramayan;
- İnsaniyet- hayvaniyet ayrımını yapamayan; Risale-i Nur’u hakkıyla anlayamıyor. Öyle ise Kuran’ı hiç anlamaz. Hadisi hiç hiç anlamaz.
10 Haziran 2017 Cumartesi
Namazın Manası: Özgürlüğün İkamesi!
İnsanın akıl, şuur gibi özelliklerine, yani insaniyete baktığımızda insanın var oluş amacının kainatın gerçekliğini dile getirmek olduğunu anlıyoruz. İşte insan, insaniyetinin gereği olan bu görevini namazla yapar. Yani insanın yaratılış hikmeti, namazla kainatın hakikatini ilan etmektir.
Kainat, "la ilahe illa Allah" manasını ifade etmek üzere eden her anda baştan aşağıya yeniden yeniye çizilen bir resim tablosu gibidir. İnsan ise, bu tabloya bakıp, bu tablonun ifade ettiği manları dile getirecek özelliklerle donatılarak bu tablonun karşısına konulmuş bir seyirci, bir gözlemci gibidir.
İşte insan, kainat ve var oluş tablosunun ifade ettiği manları, yani "la ilahe illa Allah" cümlesini bütün boyutlarıyla namazla ilan eder, dile getirir.
Mesela insan namazında sadece kainatın yaratıcısına secde ederek, kainatta hiç bir şeyin ilah olmadığını, varlık kaynağı olmadığını ilan eder.
İnsan kendi özelliklerine dikkatle baktığında, kainatın manalarını derleyip toplayan ve onları Yaratıcı'ya takdim etmek üzere kabiliyetlerle donatılmış olduğunu görüyor.
Aslında kainatın, temelde "la ilahe illa Allah" hakikatine dair ifade ettiği manalar, yani varlıkların Yaratıcı'ya karşı tesbihatları insana yüklenen bir büyük emanettir.
İnsan her gün beş vakitte kainatı gözlemleyip, varlıkları 'okumakla', onların ifade ettiği manaları derleyip toplayıp dergah-ı İlahiye takdim etmek üzere namaz kılar. Böylece, varlıkların manaları ve tesbihatları birer emanet olarak insana emanet edilir. Tâ ki insan, bu emanetleri dergah-ı İlahiye takdim etsin.
Hayat rehberimiz Kur'an, "insanın emaneti yüklendi", demesinin bir manası da bu olmalıdır. Yani, varlıkların ifade ettiği tesbihatı ve ibadetleri görüp okuyup, bunları birer emanet olarak alıp adresleri olan dergah-ı İlahiye ulaştırmak görevini yapacak kabiliyetler insana verilmiş.
İşte insan, emanetleri adreslerine zamanında ve en güzel şekilde ulaştırabilmek amacıyla her bir vakitte ciddi bir var oluş okuması yapıp, buradan devşirdiği manaları Yaratıcı'ya sunmak üzere namaza büyük bir sorumluluk bilinciyle koşar.
İnsan namazı terk ettiğinde, emanetleri yerlerine ulaştırmamış olur. Yani emanete ihanet etmiş olur. Bundandır ki namaz kılmamak, varlıkların tesbihat ve ibadetlerine karşı işlenmiş bir cinayettir. Aynı zamanda, insanı kainatın emanetlerini dergah-ı İlahiye takdim edecek özelliklerle yaratan Yaratıcı'nın insanı yaratma amacına karşı bir isyandır.
Yine, mevcudatın ifade ettiği manaları okuyup ve bunları Yaratıcı'ya sunmakla gelişip sümbüllenmek için kendisine verilen kabiliyetleri işlevsiz bırakmakla o kabiliyetlere karşı büyük bir suç işlenmiş olur.
Demek ki namaz, insaniyetin, insani özelliklerin ikamesidir, sağlanmasıdır. Yani insan namaz kılmakla, insani özelliklerin gereğini yapmış, insaniyetin hakkını vermiş olur. Böylece, insaniyeti 'ikame' etmiş olur. İnsani özellikleri, gereğini yapmakla sağlamış ve korumuş olur.
İnsaniyet öğretmeni olarak bize rehber olarak Yaratıcımız tarafından görevlendirilen Hz. Nebi'nin bir hadisinde geçen, "namaz dinin direğidir" ifadesi bu manaya bakıyor olsa gerektir. Yani, namaz insaniyetin direğidir. İnsaniyeti doğrultup düzelterek onu ayağ kaldırır.
İnsan, insaniyetiyle var oluşun manasına muhatap olur. İnsanın dini demek, bir nevi insanın var oluşun manasına karşı takındığı tavır demektir. İşte insan namaz kıldığında, kainatın manalarını - bir çadır direği misali- toplayıp yüce makama doğru kaldırır. O manaları, yüce adreslerine doğru yöneltir. Böylece namaz, hem kainatın ikamesi olur. Yani, namazla kainatın manaları dergah-ı İlahiye gönderilmekle o manaların hakkı verilmiş olur. Hem de namazla insani özelliklerin hakkı verilerek insaniyet ikame edilmiş olur.
Dolayısıyla namaz; mevcudatın halifesi, yani varlıkların temsilcisi ve vekili olabikecek kabiliyetlerle donatılan insanın 'kıvamı'dır. İnsan, namazla varlıkların manalarını Yaratıcı'ya takdim etmekle insaniyetini kıvamına erdirir. Yani "ahsen-i takvimde" olduğunu gösterir.
İnsan ruhu, bu dünyaya beden ve maddi yaratılış şartları içinde yaratıcısını tanıma eğitiminden geçmek üzere gönderilmiştir.
İnsanın, bu dünya yaratılışında bedensiz olmadığı gibi, insan ruhuna potansiyel olarak verilen özellikler ancak beden kalıbı içinde maddi/fiziki dünya şartlarında var oluşun manasını okumakla gelişir, terakki eder. İnsan ruhuna birer tohum olarak ekilen potansiyel özellikler, bu maddi âlemde var oluşun manasını okumakla sümbüllenerek meyve vermesi içindir.
İşte, insanın ruhuna takılan bu potansiyel özellikler namazla ve namazın hareketlerinin temsil ettiği manalarla sümbüllenip meyve verir.
İnsana verilen özelliklere, yani insaniyete baktığımızda görüyoruz ki bu insan sonsuzluğu ve sonsuz saadeti bulmadan bu dünyada bir cehennem hali yaşar. İnsani özellikler ebedi/sonsuz saadete tutunmakla ancak huzur bulup ferahlar.
Demek ki insana verilen özellikler yalnız ebedi saadeti bulduğunda ve ona tutunduğunda sorun yaşamazlar. İşlerine bakıp doğruca amaçlarına yürürler.
İşte, insaniyet rehberi olan Kur'anın temel kavramlarından biri olan "hidayet", bu manayı ifade eder. Yani hidayet/doğru yolda olmak, insaniyeti mutlak özelliklere sahip olan Yaratıcı ile tanıştırmak ve ancak o Yaratıcı'nın garanti ettiği ebedi saadetle buluşturmaktır. Yani hidayet, ebedi saadete tutunmaktır, ebedi saadette olmaktır.
İnsan ile Yaratıcı arasında en yüksek ve en güzel ilişki olan namaz ile insani duygular ve kabiliyetler sonsuzu bulmuş ve sonsuz saadetle tanışmış olur. Böylece namaz, insanın hidayeti içindeki "saadet-i ebediyesidir". İnsani özelliklerin sonsuzu bulmakla 'sorunsuz' olmasıdır.
İnsan, sınırsız ihtiyaçları ve sonsuzluğa uzanan arzularıyla ancak kendisine sonsuzluğu ve sınırsız ihtiyaçlarını verebilecek olana bağlandığında gerçekten özgür olur. Yoksa insan, sonsuzluktan başkasıyla tatmin olmayan duygularıyla bu dünyada bir zindandadır ve bu hayat onun için bir cehennem olur.
İşte namaz, insanı sonsuzluğun sahibi olan yaratıcısına bağlamakla insaın sonsuzluğu arzulayan tüm duygu ve arzularını tatmin eder. İnsan, bunu anlayıp yaşamaya başladığında ruhundaki bütün özellikleriyle, tüm duygularıyla 'özgürce yaşamaya' başlar.
Mesela, üç yaşındaki bir çocuk, sokağa bırakıldığında mı gerçekten özgürdür? Yoksa, babasının yuvasında anasının kucağında olduğunda mı? Bu sorunun cevabını herkes vicdanından alsın.
İşte namazı terk etmek ve hele imansızlık, özgür yaşayacağım diye -üç yaşındaki çoçuğun annesinin kucağı yerine sokağı tercih etmesi gibi- kendini imansızlığın zindanına atmayı tercih etmektir.
İman etmek ve imanın gereği olarak namaz kılmak ise; o üç yaşındaki çocuğun sahte özgürlükle sokakta çürümesine bedel, babasının yuvasında anasının kucağında olmayı tercih etmesidir.
Demek ki hakkıyla iman edip ve o imanın gereği olarak namaz kılmak, insan için gerçek özgürlüğün ikamesidir. Yani namaz, gerçek özgürlügü ikame etmiş, onu hakkıyla sağlamış olur.
Öyle ise, namaz insan için büyük özgürlük hareketidir.
3 Haziran 2017 Cumartesi
Ebû Hanife, mezhebini anlatması için Züfer'i, Basra'ya gönderip; Züfer de, işe Ebû Hanife'den bahsederek başlayınca, onlar bunun üzerine iltifat etmediler ve benimsemediler. Bunun üzerine Züfer, Ebû Hanife'nin yanına dönüp de durumu ona haber verince, Ebû Hanife şöyle der: "Sen, tebliğ usulünü bilemedin. Onlara dön ve meseleler hakkında önce, onların imamlarının görüşlerini serdet. Sonra da tutarsız olduklarını açıkla. Daha sonra da, "Burada şöyle bir görüş de vardır" de, benim görüşümü ve delillerimi anlat... Bu görüş onların kalbinde yer edince de, "İşte bu Ebû Hanife'nin görüşüdür de.. Çünkü onlar bu durumda artık utanacaklar, bir daha da reddedemeyecekler..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)