30 Haziran 2016 Perşembe
İnsan ve Mana
İman ve küfür kainata, bütün varlığa, hayata ve insana bakışta temelden farklı bakış açılarına sahiptirler.
İman bütün varlığı, hayatı ve insanı mana ifade eden, bir manası olan ve bu manasını ifade etmek üzere varlığa çıkarılmış olarak görür. Küfür yani tevhidi bir iman şeklinde Allah'a iman etmemek, inançsızlık ve ateizm ise bütün varlığın, kainatin, hayatın ve insanın bir manasının olduğunu kabul etmez. Her şeyi kendinde bir varlık ve göründüğü gibi maddi haliyle 'neyse o' şeklinde zannedip, vehmedip algılayarak hepsi bir mana ifade etmek için var kılınan bütün varlığı ve hayatı ve insanı derin manasızlık çukuruna gömer, hapseder.
Din için maneviyat denir. Çünkü din, varlığın, hayatın ve insanın 'manasını' ortaya koymak için gönderilen bir sistemdir. İnsanlar hakikatten, varlığın manasından uzaklaşıp bütün her şeyi madde ve surettten ibaret olarak vehmedip bütün varlığı manasızlık çukuruna gömdüklerinde Yüce Yaratıcı yeni bir peygamberle ebedi dinin yenilenmiş halini, son versiyonunu gönderir. Böylece insana varlığın manasını bildirir. Yani, Cenab-ı Hak dinin tebliğiyle insanoğlunu hakikatle yüzleştirir, varlığın manasıyla buluşturur. Din insana, insan ise hakikate ve manaya dokunur. Evet hakikat varlığın ifade ettiği manadır. Din ise insanın hakikate ulaşmasını amaçlar. Yani varlığın manasıyla buluşmasını hedefler.
Cenab- Hak, dinin son ve mükemmel halini İslamiyetle göndermiştir. Böylece bütün varlığın manasını en güzel şekiyle bildirmiştir.
Batı'nın dünyaya hakim olduğu son dört yüz yıldır Batı paradigmasının temelini oluşturan modernite ve onun özünü teşkil eden materyalizm ve ve sekülarizmle bütün dünyada bir 'manasızlık', maddeye ve surete kapılma, her şeyi 'göründüğü' gibi sırf madde ve suretten ibaret zannetme şeklinde ateizm, sekülarizm ve dünyevîleşme bütün çeşitleriyle dünyanın her tarafına yayılmıştır ve yayılmaktadır.
İslam dünyası da maalesef bu durumdan nasibini almıştır. Bir proje, bir propaganda ve bir nevi misyonelik faaliyeti olarak başta Türkiye olmak üzere son yüz yıldır İslam ülkelerinde yeni nesilleri ateist, seküler ve dünyevîleşmiş bir formatta yetiştirilmesine çalışılmıştır ve halen çalışılmaktadır. Tabiki bu durumdan gençler, yeni nesiller fazlasıyle etkilenmiştir.
Modern Çağın, modernitenin iman, mana ve hakikate karşı eleştiri, saldırı ve yok saymalarına karşı bir cevap olmak üzere bu asırda bir Kuran ve iman tefsiri olarak Risale-i Nur öne çıkmıştır. Evet Risale-i Nur Kuran'ın iman, ahlak ve ibadetle ilgili konularını, yani varlığın, hayatın ve insanın manasını ve hakikatini Kuran'dan aldığı dersle güzelce açıklamaya ve ispat etmeye çalışmaktadır.
Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde iman/mü'min ve küfür/kafir kvramlarını mana ve madde/suret ekseninde çok orijinal bir şekilde şöylece değerlendirir:
" Ve keza iman, insanı ebediyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder[dönüştürür]. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünki iman, kabuğunun içerisindeki lübbü[özü] gösterir. Küfür ise, lüb[öz] ile kabuğu tefrik etmez[ayırmaz]. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik[elmas] derecesinden kömür derecesine indirir."(sy. 69)
Bu dünyada varlığın, eşyanın ve hadisatın manasına muhatap olarak insanî özümü, ruh ve kalbimizi geliştirip inşa ederiz. Yani bu dünyada manaya muhatap olarak insanî özümüzü inşa ederiz. Böylece bu insanî özümüzle sonsuzluk aleminde cennette yaşamaya layık oluruz.
Bu dünyada cismaniyet içinde manaya mhhatap oluruz. Ahirette ise mananın içinde cismaniyete muhatap oluruz.
Dünya insanın özünü, ruh ve kalbini manaya muhatap olmakla geliştirdiği bir mekandır ki yeterince manaya muhatap olabilme kabiliyetini kazanarak insanî özümüzle, ruh ve kalbimizle cennette yaşamaya layık oluruz. Bu dünyada cismaniyet içinde insanî özümüzü geliştiririz. Cennette ise maneviyat içinde cismaniyetimizi ebedi telezzüz ve teşekkür vesilesi yaparız.
Küfür ise insanın, varlığın ve her şeyin manasını inkar eder, yok sayar. Zaten küfür kelimesi kök mana olarak "örtmek" anlamındadır. İşte küfür/kafir insanın manevi boyutunu/insanî özünü bitirir ve 'örter'. Ruh ve kalb zulmetler, karanlıklar içinde kalır hakiki işlevlerini yitirirler. İman insanda 'beşeriyet' kabuğu içinde insanî özü gösterir. Küfür ise özü/manayı inkar eder. İnsanı kabuk olarak yani beşeri/hayvani boyuttan ibaret zan ve vehmeder.Böylelikle insani elmas iken kömür derecesine indirir.
Demek ki insan varlığın, eşyanın ve olayların maddi suretinin içindeki manaya muhatap olabilmekle 'hakiki insan' olur.
23 Haziran 2016 Perşembe
İNSAN NEFSİNİN TABİATI
Kur'an’ın iman, ibadet ve ahlak ile ilgili meselelerini aklı, kalbi ve nefsi doyurucu bir şekilde izah, ispat eden Risale-i Nur bu manada bir nevi Kur'an’ın tercümesidir. Yani Risale-i Nur, Kur'an’ın hemen yüzde doksanını teşkil eden iman, ibadet ve ahlak ile ilgili temel manalarını gayet güzel bir şekilde Türkçeye 'çevirir', tercüme eder. Biz bu yazımızda Kur’an ahlakının önemli konularından olan insan nefsinin tabiatına dair Risale-i Nur’dan tespit edebildiğimiz anahtar cümleleri beyan edeceğiz.
• Nefis, “kendisini hür ve serbest ister."(Mektûbut, 400)
İnsan nefsinin temel özelliği Yaratıcı İlahın varlığından bağımsız olmak arzusudur. Bu durumdaki nefsin en çetin imtihanı, kendisini abd/kul olarak bilmek ve öylece algılamaktır. Ancak nefis buna kolay kolay yanaşmaz. Kendisin hür ve serbest olmasını ister. Kendisine sahip olan, tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve kendisine emreden bir Halıkın ve Rabbin bulunmasını istemez.
• Nefis, “mevhum bir rububiyeti ve keyfemayeşa bir hareketi fitri olarak arzu eder.”
İnsan nefsi tabiatı gereği bağımsız olmak ister. Hatta kendisini ve kendisiyle alakalı şeyleri kendisinin yapıp ürettiğini vehmeder. Yani hakikatle alakası olmayan bir şekilde kendisinde varlığı, eşyayı, olayları ve olayların sonuçlarını yaratıcı/yapıcı bir güç vehmeder. Said Nursi evham/tevehhüm kavramını çok kullanır. Ancak bu kavramı psikolojik olarak değil, ontolojik ve epistemolojik düzlemde kullanır. Yani Risale-i Nur'da vehim/evham imanî meselelerde, varlıkta yeri olmayan bir durumu, bir bilgiyi insanin kendi zihninde var zannetmesidir. İste bu tabiatının neticesi olarak nefis aynı zamanda kafasına göre hareket etmek ister. Yani 'özgürce' yasamak ister. Kendisine emredilmesinden, yasaklar, helaller ve haramlar konulmasından asla hoşlanmaz. Hatta nefis öyle rabbini tanımak istemez ki Firavun gibi kendi rububiyetini ister. Yani kendisini ve kendisiyle alakalı her şeyi yaratıp yönetenin kendisinin olmasını arzular. Nefsin en çetin imtihanı kendisini abd ve yaratıcı Allah’ı da rabb olarak bilmek olduğunu söyledik. Ondandır ki kabirde bize, "ilahin kim?" diye sorulmayacak. "Rabbin kim?" diye sorulacak. Yani Allah’ı bizi ve her şeyi yoktan yaratıp tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve bizim ve her şeyin mutlak sahibi ve hakimi olarak görüp görmediğimiz sorulacak.
• Nefis, “kendsinin hadsiz nimetlerle terbiye olundugunu dusunmek istemez".
Çünkü onlarca nimetlerle nimetlendiğini gören o nimetleri verene karşı bir mahcubiyet, bir bağlılık az çok hisseder. Ancak nefis kendisini tam bir şefkat ve merhametle terbiye eden, rızıklandırıp tüm ihtiyaçlarını karşılayan Rabbini unutmak ister. Öyle ki, tabiri caizse Allah’ın vermiş olduğu bir altına sahip olmaktansa kendisinin elde ettiği bir gümüşe sahip olmayı arzular. Bu makamda Kur’an’da anlatılan Yahudilerin bıldırcın eti ve kudret helvasını yemek istememelerini bu manada düşünmek gerekir. Yani Yahudiler gökten gönderilen ve en değerli gıda olan bıldırcın eti ve kudret helvası –Allah’ın göndermesi aşikar olduğu için - yerine topraktan biten soğan ve sarımsak gibi şeyleri istemişleridir. Çünkü nimetler gökten gönderildiği sürece nefis ister istemez Allah’a boyun eğmek zorunda kalıyor. Ancak topraktan çıktığında ise nefis bu nimetlerin Allahla alakasını çok daha rahat bir şekilde kesebilecektir.
• Nefis, “gasıbane hırsızcasına nimet-ilahiyeyi yutar."
Nefis Allah’ın nimetlerini gasp ederek, hırsızlayarak kendi malıymış gibi tüketmeye çalışır. Yani kendisine verilen hadsiz, sayısız nimetleri kim verdi ve niçin verdi diye düşünmez, sormaz ve sorgulamaz. Bu sorgulamayı yapmayan kişi de hayvani bir özellik olarak nimetleri "yutar". Yani nimetleri düşünmeden tüketmek, o nimetlere insanca değil hayvanca muhatap olmaktır.
• Nefis, “gafletle kendini unutuyor".
Evet, kendini bilen rabbini bilir demiştir tasavvuf geleneğimiz. Bediüzzaman da güzel diyor, nefis gafletle kendisini unutuyor. Yani kendisinin ontolojik olarak konumunu, mahiyetinin ne olduğunu unutuyor. Ne kadar aciz ve hayata ve olaylara karşı güçsüz olduğunu, yani bir zerreyi bile yaratacak gücü olmadığını unutur. Mesela bir an nefes almazsa yaşayamaz. Ancak o bir anlık nefesi 'üretecek' hiçbir güç insanoğlunda yoktur. Yine bu şekilde nefis ne kadar fakir olduğunu, sonsuz muhtaçlık içinde olduğunu unutur. Yani nefis kendi varlığının var olmasına ve varlığının devamına sonsuz derecede muhtaçtır. Ancak bu varlığı var edecek ve varlığını devam ettirecek hiçbir güç ve özellik insanda yoktur. İşte Kur’an’ın, Hadisin ve Risale-i Nur’un bahsettiği fakirlik budur.
• Nefis, “kendisini ebedi tahayyül eder gibi dünyaya saldırır."
Kendisini unutan nefis dünyayı da unutur. Kendisini ve dünyayı ebedi zannetmeye başlar. Şiddetli bir hırs ile ve çok ihtiraslı duygularla dünyaya saldırır. Deyim yerindeyse 'dünyayı yese doymaz’ bir hale gelir.
• Nefis, “her lezzetli ve menfaatli şeye bağlanır."
İnsan nefsinin temel özelliklerinden biri de budur. Yani nefis hakiki manada hiçbir şeyi sevmez. Sevdiklerinde ise onlardaki lezzet ve menfaatlerini sever. Nefsin bu özelliğindendir ki bu nefsaniyet çağında ciddi sevgi, samimi muhabbet ve sohbete çok az rastlanılır olmuştur.
• Nefis, “netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez."
Çünkü nefsin temel bir karakteri de bir gram hazır lezzeti ileride gelecek binlerce kilo lezzete tercih etmesidir.
• Nefis, “tembellikle ubudiyeti terk ettiğinden bir Halıkın, bir Malikin bulunmamasını temenni eder."
Burada hem nefsin temel karakterini, hem de inançsızlığın temel sebebini görüyoruz. Nefis tembeldir, rahatına düşkündür. Ubudiyet, ibadetler ve her an Allah’a itaat şuurunda olmak nefse ağır gelir. Çünkü nefis başıboş olmak ve kafasına göre yaşamak ister. İşte kişi ne zaman ki nefsin bu özelliğine mağlup oldu, kendisini azaptan kurtarmak için Allah’ın olmamasını arzu eder. İşte inançsızlığın önemli bir sebebi budur.
• Nefis, “Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler."
Bediüzzaman nefsin bu özelliğini özellikle vurgular. Nefis kendi kusurunu görmez ve görmek istemez. Görse de yüz teville açıklamaya çalışır. Nefis öyle kendisini kusurlardan uzak tutup teberri eder ki neredeyse Allah’ı kusurlardan takdis eder gibi kendisini takdis eder. İşte bundandır ki bu nefis ve enaniyet çağında insanları en çok rahatsız eden şey, kusurlarıyla yüzleşmektir.
• Nefis, “daima ızdırablar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. "
İşte nefis, Allah’ın gölgesinde bir abd/kul olmaktansa kendi başına hayatın dertleriyle boğuşan bir çaresiz, zelil ama bağımsız varlık olmayı tercih eder. Nefis tevekkül etmek istemez. Çünkü Allah’a tevekkül edince bağımsız, özgür ve başıboş olup kafasına göre hareket edemeyecektir.
• Nefis, “Hâlık-ı Zülcelal'in evsafına/sıfatlarına müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder."
Bu ne müthiş bir dalalettir. Nefis buna bile cüret eder. Zaten kafalarına göre din uyduranlar, arzularına göre Kur’an’ı yorumlayanlar açık bir şekilde kafalarına göre İlah icad etmeye de çalışıyorlar. Mesela Allah’tan korkmadan çıkıp "Allah geleceği bilmez(!)" diyor. Sanki Bediuzzaman "Halıkın evsafına müdahele eder" derken bu densize de işaret ediyor.
14 Haziran 2016 Salı
ORUÇ İNSANİLEŞMEYE ‘URUÇ’TUR
Ramazaniye Medresesi Notları *
Ramazan, kızgın ateşte ayakların yanarcasına yürümektir. Yani ramazan orucun ateşinde dünyanın, nefsin ve günahların kirlerinden arınmaktır. Nefsin esaretinden ve dünyanın zincirlerinden kendini kurtarıp insaniyeti gün yüzüne çıkarmaktır.
Razaman ayı şeairin yani İsalmi sembollerin en büyüklerinden ve en önemlilerindendir. Dinin toplumda görünür kılınmasını sağlayan unsurlarına “şeair” denir. İşte Ramazan ayı İslamî şeairler içinde en büyüklerinden ve en önemlilerindendir. Hakikaten toplumda hemen herkesin oruç tuttuğu ve genel olarak manasına saygı duyduğu bir aydır Ramazan. Bu manada Ramazan bir nevi toplumun bütünün ubudiyetini/ Allaha itaatini temsil eder. Bundan dolayıdır ki Ramazana saygı çok önemli kabul edilmiş.
Ramazan orucunun çok manaları, gayeleri ve hikmetleri vardır. Bu manalardan ve gayelerden başta belirttiğimiz şeair kısmı zaten en başta gelir. Bununla beraber Cenab-ı Hakkın rububiyeti, her şeyin Yaratıcısı, rabbi ve Sahibi oluşu açısından orucun çok manaları vardır.
Cenab-ı Hak bütün varlığı ve özelde biz insanları kendini sevdirmek ve tanıttırmak için yaratmıştır. Bu amaçla biz insanlara sayısız ihtiyaç verip ve bu ihtiyaçlarımızı sayısız nimetleriyle her daim karşılamaktadır. Ancak biz insanlar, nefsin ve dünyanın perdelerine takılıp Rabbisinin sırf sevgisinin ve merhametinin eseri olan bütün bu sonsuz nimetlerin ifade ettiği manayı göremiyor ve bazen de unutuyoruz. İşte Ramazanda bütün müminler çok acıkmış ve o nimetlere çok ihtiyacı olduğu bir anda Cenab-ı Hakk’ın ezan sesiyle ilan edilen emrini herbirden bekleyerek çok güzel bir ubudiyet/ Allah’a itaat hali sergiliyorlar. Böylece müminler topluluğu olarak hem Allah’ın rububiyetini, yani her şeyi yoktan yaratıp terbiye ettiğini ve onların tüm ihtiyaçlarını karşılayarak her şeyin hâkimi ve sahibi Allah olduğunu görmüş ve göstermiş oluyoruz. Hem de Allah’ın sayısız ve sonsuz nimetlerinin hem ne kadar kıymetli olduğunu ve hem de Cenab-ı Hak’tan emir gelmeden o nimetlere el uzatamadığımızı görerek, o nimetlerin hakiki sahibi kendimiz değil aksine onların Allahın malı ve gerçekten ‘nimet’ olduklarını anlarız.
Böylece bu sonsuz nimetleri veren tüm kâinatı kuşatmış olan Allah’ın sevgi ve merhametine karşı mümin topluluğun olarak oruç tutarak, Cenab-ı Hakkın emirlerine hep birden uyarak toplumsal bir itaat ve ibadet hali gösterilmiş olur.
Rabbimiz kendisini tanıtmak ve sevdirmek için bize sayısız nimetler verdiğini söyledik. Buna mukabil insan da tanıma ve sevme eylemini iman ve ibadetle gerçekleştirir. İman ve ibadetin en güzel tezahürü ise şükürdür. Yani iman etmek, yaratıcıyı tanıyıp Ona şükretmektir. Her şeyi O’ndan bilerek Onun ‘verdiklerinden’ dolayı memnun olmaktır. Bütün ibadetler aslında bir şükürdür.
İnsan ciddi ve derinlikli bir şekilde şükredebilmesi için en başta o nimetlerin hakikaten ‘nimet’ olduğunu anlaması gerekir. Yani Allahın yoktan yaratıp ihsanıyla/vermesiyle ikramı olan o nimetlere ‘sahip’ olabildiğini ve hem o nimetlerin kıymetini tefekkür etmekle, hem de o nimetlere ihtiyacını tam hissetmekle samimi ciddi şükredilebilir. Bu makamda Bediüzzaman’ın uyarısıyla bir not düşelim: İnsanları birer kardeş gibi görüp onların dertleriyle, acılarıyla ciddi empati kuramayan bencil ve kıskanç kişiler hakiki şükrü yapamazlar.
Şükür ise temelde üç aşamalı bir şekilde yapılır:
• Nimetleri doğrudan doğruya Allah’tan bilmek,
• O nimetlerin kıymetlerini takdir edip ve onlara ihtiyacını hissetmekle,
• Ve o nimetleri verenin razı olacağı şekilde bir hayat tarzı yaşamakla hakiki ve ciddi şükredilmiş olur.
İşte Ramazanda insan oruç vasıtasıyla hakiki açlığı hissederek nimetlerin kıymetlerini bir derece olsun anlar. Aynı zamanda oruç utmakla gündüzleyin yemeklere/nimetlere/ önündeki suya elini uzatamadığını görerek bu nimetlerin hakiki sahibi kendi olmadığını anlayarak gerçekten nimetin ‘nimet’ olduğunu fark eder.
Böylece ramazan orucuyla insanın en önemli varlık gayesi olan şükür çok halis bir şekilde gerçekleştirilmiş olur. Neticede oruç bizim nefsaniyetten/ hayvaniyetten insaniyete/maneviyata urucumuz/ yükselişimiz olur. Bu manada bizim nefsaniyetten/hayvaniyetten insaniyete/maneviyata urucumuzun/yükselişimizin yoğunlaştırılmış bir mevsimi ve bir programıdır Ramazan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)