26 Mayıs 2016 Perşembe

Risale-i Nurun vatanı ve milleti ihatA eden hizmetlerine dair yazım http://m.risalehaber.com/risale-i-nurun-toplum-hizmetleri-18187yy.htm

20 Mayıs 2016 Cuma

Bismillah 19 MAYIS Kurtuluş Savaşının başlatıldığı aziz meşalenin yakıldığı bu anlamlı günde burada toplandık. Kurtuluş Savaşına güneyden kuzeye, doğudan batıya tüm halkımız din ve vatan için canımızı feda etmeye hazırız diyerek dinin ve vatanın kurtulduğu savaşı kazandılar. Bugün de her şeyden önce bizlerin hakiki dindar birer genç olarak hem dinini çok iyi bilip yaşayan hem de bilim ve teknolojide dünya ile yarışan gençler olacağız. 19 Mayıs’ı Mustafa Kemal Paşa gençlik bayramı olarak ilan etmiştir. 19 Mayıs’n gençlik bayramı olabilmesi için gençliğimizin İstiklal Marşımızda manasını bulan milli ve manevi değerlerine tam bağlı Kuran ve Hadisten aldığı güzel ahlak ile tam terbiye olmuş birer genç olmasıyla olur. Bakın TÜBİTAK Bilim fuarımızı alnımızın akıyla yaptık. Başta koordinatör hocamız Hüseyin Özçelik olarak emeği geçen bütün öğretmen ve öğrencilerimize candan teşekkür ederim. Bu projelerin daha iyilerini yapabilecek potansiyel sizlerde var inşaallah. Bunun için gençlik olarak düşüneceğiz, merak edeceğiz. Büyük başarılara ulaşabilmek için büyük hedeflerimiz olacak. EN başta kendimize soracağız. Ben neyim? Niye varım? Ve Nereye varacağım? Böylece varoluşumuzun manasını anlayacağız. Sonra dünyayı daha güzel kılmak için okumaya bilimlere dört elle sarılacağız. Bilimlerle hem rabbimizi tanıyacağız, hem de teknoloji üretiminde dünyanın önüne geçeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle sizleri bayramı yaşamaya davet ederken şimdiden bu şölenin hazırlanmasında emeği geçen değerli öğretmenlerimize ve sevgili öğrencilerimize teşekkür ederim.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Bediüzzaman’a Göre Laiklik Meselesi Üstad Bediüzzaman Osmanlıyı mutlakiyet ve meşrutiyet dönemleriyle, Cumhuriyeti de tek partili ve çok partili dönemleriyle görmüş yaşamış bir dava adamıdır. Davası ise ‘tahkiki imanı’ geniş halk kitleklerine kazandırmaktır. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın siyasetle, devlet yönetimiyle ve devletin rejimiyle ilgili görüş, tuttum ve tavırları olacaktır. Biz bu yazıda Üstadın devlet ve siyaset Mefhumlarıyla/kavramlarıyla ilgili bütün görüş ve değerlendirmelerini ele almayacağız. Siyasert meselesine Bediüzzamanın yaklaşımını ifade eden kısa bir girişten sonra güncel tartışma konusu olan Laiklik meselesine dair Bediüzzamaın görüşlerini ve değrlendirmelerini ortaya koymaya çalışacağız. Bu çalışmada ortaya koyacağımız tesbitlerde hata ve/veya yanlış olursa Risale-i Nuru doğru amlayamamaktan kaynaklı olup bize aittir.” Bediüzzaman Göre Siyaset Kuran ve hadisten aldığı dersle dünyayı ahretin tarlası ve Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecelli yeri olarak gören Bediüzzaman, insanın dünyada varoluş gayesini de Allahın rububiyetine karşı en kapsamlı bir şekilde ubudiyet etmek olarak belirtir. Bu çerçevede siyasete bakışını şöylece ifade eder: “..din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidinden, Selef-i Salihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı asli siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, "Bütün kainatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir" diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir. Yoksa baki elmasları kırılacak adi şişelere alet yapar.” Bu ifadelerle siyasete bakışını kısa ve özlü bir şekilde ortaya koyan Bediüzzaman siyaseti dine, ahirete ve hakikate alet olabilen siyaseti olumsuzlamaz. Aksine dine ve hakikate perde ve engel olan siyasete karşı tutum ve tavrını o meşhur sözüyle ifade eder: “Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım.” Demek ki Bediüzzaman siyaseti kategorik olarak olumsuzlamaz. Üstadın olumsuzladığı ve Allaha sığındığı siyaset şeytanî bir siyasettir, insanı Allahtan uzaklaştıran ve şeytana alet ve oyuncak eden siyasettir. Yoksa dine ve ahrete alet olan, insanın Cenab-ı Hakkın rububiyetine karşı ubudiyetini yapmasına engel olmayan siyaseti olumsuzlamaz. Özellikle modern dönemde riyakar ev zulümkar olan ve hakikate ve dine alet edilemeyen siyasete karşıdır Bediüzzaman ve bu siyasetten Allaha sığınır. Bediüzzaman ve Rejim Bize göre laiklik bir rejim meselesidir. Türkşiye Cumhuriyetinin tek parti döneminin rejimin başat özelliği laikliltir. Bu bağlamda laikliği – özellikle tek parti dönemi uygulamalarını baz alarak- rejimin temek karakteri olarak ele alabiliriz. Bu burada Bediüzzamanın laiklik görüşlerini rejim bağlamınde ve rejime dair görüşleri ekseninde ele alıp değerledendireceğiz. Bediüzzaman rejime karşı tutumunu şu şekilde ifade eder: “Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var. Ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.” Demek ki, Bediüzzaman rejimi değiştirmek amaçlı isyan, silah ve şiddet içeren yöntemleri doğru bulmuyor. Bu yöntemlere karşı çıkıyor. Ancak bu rejimi de doğru bulmuyor, onaylamıyor, kabul etmiyor ve rejimin anlaşını benisemeyip onunla amel etmiyor. Ama rejimi değiştirmek için de bir isyanı, bir kalkışmayı da doğru bulmuyor. Yine bu minvalde Bediüzzaman mahkeme müdafalarıdna sık kullandığı bir ifade olan şu pasajda laik rejim konusunda tutum ve tavrını tam olarak ifade ediyor: “Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hattâ rejimin sahibine adâvet etse, onlara kanunen ilişilmez.” Üstad tek parti döneminin dinsiz bir yönetimi rejim altına aldığını da vurgular ve dünayı dine tercih eden bir rejim der. : “bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler.” Şu ifadeler demek istediğmizi daha açık bir şekilde ortaya koyuyor: “..lâiklik maskesi altında dîne ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem, kanunlar haricine mi çıkmış oldum?” Mecbur Kalınan Rejim Olarak Laiklik Bediüzzaman ‘mecbur kalınan’ bir rejim olarak laik cumhuriyeti en olumlu şekilde ele alır. İman ve Kuran hizmetlerinin modern çağın ve laik rejimlerin hep öne çıkardıkları din ve vicdan hürriyeti ve düşünce özgürlüğü açısından mümkün olduğunca meselenin olumlu yönüne bakarak bu ‘şartlarda’ nasıl yapılabileceğini öne çıkarır. “Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak...” Yan eğer hakkaten dedikleri gibi modern batı medeniyeti ve onların ürünü olan laik rejimler din ve vicdan hürriyetini ve düşünce özgürlüğünü hakkıyla sağlasalar iman ve Kuran hizmetleri bu ortamdan olumsuz etkilenmez. İman ve Kuran hakikatlerinde öyle bir delil ve doğruluk kuvveti var ki bir devletin korumasını kolamsına ihtiyacı yoktur. Eğer iman ve Kuran hakikatlerinin deliller ve doğruluk boytundaki kuvveti ortaya çıkarak bir eser, bir çalışma olursa iman ve Kuran hakikateri devlet koruması kollması olmdan insanlar akendileini yayacaklarıdr. Muvakkat/Geçici Rejim Üstad Bediüzzaman jakabon laiklik uygulamalarını esas alan rejimin ‘muvakkat’/geçici olduğuna ısrarla vurgu yapar. Bizce bu vurgu boşuna değildir. İman ve Kuran hizmetleriyle toplumun genelinde bir dindar oprtam oluşitukça ve toplumun büyük çoğunlu dine cidden taraftar oldukça üst yapı olarak rejim de bu değişime ayak uyduracaktır. Katı jakoben laiklik uygulamarını devam ettiremeyecektir. Bediüzzaman bir nevi sosyolojinin fıtrat kanunu olan bu noktaya imâen işaret eder. Biz bu imâ ve işaretin günümüzün güncel tartışmaları için manidar olduğunu düşünüyoru. Burda jakaben ladini manadaki laik rejimin ‘muvakkat’ yani geçici oluşuna dair ima ve işaretleri belirterek, konuyu dikkatleri toplamak istedik. “Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.” Yine bu minvalde Mektubat adlı eserinde milliyetçilik bahsinin sonun şöyle der: “Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini,muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. Hukuk Ve Şeriat Buraya kadar olan açıklamalar üstad Bediüzzamanın laikliğe karşı görüşlerini ve tvarını ortaya koymaktadır. Buna göre Bediüzzaman laikliği mecbur kalınan bir rejim olarak ele aldığında meseleye mümkün olan en olumlu bakışı sergiler ve din ve vicdan hürriyetinin sağlandığında –eğer Modern Batı’nın ve laikçiler söylemlerimn-nde samimiyse- zaten iman ve kuran delil ve doğruluk gücüyle bu hürriyet ortamında –devlet desteğine gerek kalmadan- kedilerini insanlara ulaştıracaklardır. Ancak mesele sadece bu olmayıp toplumun giderek Müslümanlaşması gözden uzak tutalamaz. Toplum müslümanlaştuıkça ve daha dindar hale geldikçe bir üst yapı olan devlet ve yönetim rejiminin de buna uygun hale gelemesi icab eder. Yine bu şekilkde toplumu ve halkı idare eden kanunlar da toplumun iançlarından uzak kalamaz. Toplumu çoğunlu dindarlaştuıkça kanunlar da hukuk düzeni de buna uygun hale gelmelidir. Eğer toplum daha dindar hale geldiği ve kanunlarından bu minavlde olamsını arzu ettiği bir zeminde halkın inançlarında uzak laik bir hukuk sisteminde diretmek toplumun hukuka olan bağlılığını zedeler. Üstelik Müslüman toplumlarda asayişi ve düzeni güzelce sağlayabilmek için kanunlar din ekseninde düzenlenmelidir. Yoksa suçların, şiddetin ve anarşinin önü alınamaktadır. Üstad Bediüzzaman bu manada şu tebsitlerde bulunur: “Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.”

11 Mayıs 2016 Çarşamba

‘BİZ’DEN BİR CACIK OLMAZ!! - Her durumda doğruları konuşmadıkça ve insanların arkasından nasıl düşünüyorsak yüzlerine karşı da bu şekilde muamele etmedikçe; - Gıybeti terk etmedikçe; - İnsanları küçük görmeyi, üstünlük peşinde olmayı terk ederek üstü başı kir pas içinde bir çöpçünün, bir çobanın bizden daha değerli olabildiğini anlamadıkça; - Enaniyeti terk edip sahip olduğumuz tüm özelliklerin ve nimetlerin Allah vergisi olduğunu ve bunların şükrünü eda edememenin verdiği mahcubiyet ve sorumluluk duygusunu kazanmadıkça, - Kıskançlık ve ihtirası bırakıp kendin için istediğini başkaları için de isteyecek derecede ‘hakiki mümin’ olmadıkça, - Kendimize eleştirel gözle bakmayı ve başkalarının bizi eleştirmesini bir ‘fırsat’ olarak görmedikçe; - Her gün onlarca günah işlerken Allah davasına ve dine kendimizin bir değer katmadığını aksine biz, değerimizi – eğer layık olabilirsek- dine hizmetten alıyor olmanın verdiği tevazuyu kazanmadıkça; - Koltuklarımızı kabartma arzusunda olmak yerine imanımızı artırma gayretinde olmadıkça; - Fiziksel ya da ruhi engelli kişilerin bize gelebilecek musibetleri kendilerine aldıklarını düşünüp onlara karşı şükran ve sorumluluk bilincinde olmadıkça; - Dini ve manevî değerleri asla ve asla dünyevî amaçlarımıza alet ve basamak yapmamayı öğrenmedikçe ve Allah indinde değerli olana ve değeri olana gereken değeri vermedikçe, ‘BİZ’DEN BİR CACIK OLMAZ!!

6 Mayıs 2016 Cuma

Tüm bunlara itiraz ederken arada kalmışlık sendromu yaşıyor insanımız. Modern zamanların insan tipinin gerektirdiği davranış biçimlerinden, alışkanlıklarından ve de sorumluluklarından kaçarken hayatın tümünü kuşatan metafizik gerilimden de kaçıyoruz. Hayatın tümüyle kozmik hiyerarşinin içinde anlamlı bir ilişki kurabilecek bir hayat tarzı, dünya görüşü, eylem biçimi ve ilişkiler ağı kuramıyoruz. Aksine nostaljik bir mistisizme kaçan, hayattan ve gerçeklerden kopuk bir gelenek ama profan bir iş ve gündelik hayat örgüsü aynı anda devam ettiriliyor. Bu çelişki sonunda kendini üretim tüketim döngüsüne teslim eden ama zihninin bir köşesinde de mistik heyecanlar ve hazlar duyan, yaşadığı derin çelişkiye sünger çeken bir tür obezite hali yaşatıyor. bizden beklenen pratik ve varoluşsal sorumlulukları terk edip muhayyel, doğrudan üstümüze vazife olmayan alanlarda oyalanmak maddi bedeli de olan kozmik bütünlüğün başka bir parçalama şeklidir...(Akif Emre)

5 Mayıs 2016 Perşembe

MAKBUL BİR İMANLA ÖLEBİLMEK!! Bediüzzaman Kastamonu’da, ahiretimizi ne suretle kurtaracağız diye soran gençlere verdiği cevapta bize ahiretimizi ne suretle kurtaracağımızı söyler. Yani nasıl makbul bir imanı elde edip onunla kabirle açılan sonsuzluk yolculuğuna çıkacağımızın cevabını verir. Risale-i Nur’da On Üçüncü Söz’ün arkasına yerleştirilen bu bahis zahiren anlaşılması kolay görünürken hakikatte bazı müşküller barındırır. Bu yazıda elimizden geldiğince meseleyi anlamaya çalışacağız. Üstad bahsin başına şöyle bir kayıt düşer: “Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir [sohbettir].” Demek ki bizi kendine çeken ve bir nevi bize dört bir taraftan hücum eden bir fitne karşısındayız. Bu fitne, ahir zaman şartlarında her tarafımızı günahların sarmasıdır. İşte böyle zor zamanda yaşayan bizlere, ahiretimizi ne suretle kurtaracağımızın dersini verir Bediüzzaman. Ahireti kurtarmak, yani cenneti kazanmaktır. Üstad bize öleceğimizi ve her insanın ölümlü olduğunu hatırlatarak meseleye giriş yapar. “Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.” Demek ki kabir kapısıyla başlayan sonsuzluk âlemine giden üç tarzda üç yol var. “Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.” İmanla ölebilenler için kabir cennetin kapısıdır. Burada makbul bir imanın tarifini yapmak gerekir. İmanla ölebilmek için Cenab-ı Hak indinde kabul eldir iman hangi imandır? Hangi özelliklere sahip iman ‘makbul iman’dır? İşte bu soruların cevabında makbul bir imanın tarifini bulmalıyız. Örneğin İbn-ul Arabi’nin Fahreddin-i Razi’ye mektubunda söylediği şu sözde makbul bir imanın ne kadar önemli ve zor elde edilir olduğuna vurgu vardır: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Yani Allah’ın varlığını bir şekilde kabul etmek, Allah’a ‘hakiki iman’ etmek değildir. Allah’a ‘makbul iman’ etmek O’nun varlığını kabul etmekten başkadır. Bediüzzaman Emirdağ Lahikası adlı eserinde makbul bir imanın tarifini şöylece yapar: “Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî her şey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek..” Makbul bir imanın tarifine işte bu ifadelerle başlar Üstad. Allah’ı bilmek yani hakiki iman etmek, ancak Allah’ın rububiyetinin bütün varlık âlemini, kâinatı kuşattığına; her şeyi Onun yoktan yaratıp tüm ihtiyaçlarını karşılayıp yönettiğine; en küçük atomlardan, zerrelerden tut tâ yıldızlara ve galaksilere kadar her şeyin Allah’ın tasarrufunda, yaratıp yönetmesinde olduğuna kesin iman etmekle olur. “..ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur...” Üstad Bediüzzaman makbul bir imanın tarifini bu şekilde sürdürür. Yani Allah’a hakiki iman edebilmek için başta kendi varlığımız olarak bütün varlığı, tüm kâinatı en küçükten en büyüğe, gözle görünmeyen atomlardan büyüklükleri sayılarla ölçülemeyen galaksilere kadar her şeyin sahibi Allah olduğuna iman etmekledir. Ve “La ilahe illallah” kelimesinin kastettiği bütün manaları iç dünyamızda onaylamak, o manaların doğruluğunu aklımız ve kalbimizle fıtrat ve varlık zemininde tasdik etmekledir. “Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur..” Bir tane ilahın varlığı bir şekilde kabul ediliyor ama onun altında yaratma ve icâd, varoluşta hakiki tesir etme gücü sebeplere, doğaya ve tabiata kanunlarına dayandırılıyorsa işte orada şirk vardır, iman yoktur. Eski zamanın müşrikleri taştan topraktan put yapıp onlara taparlardı ve onları yaratma ve icâd konusunda, varoluşa hakiki tesir etmede aktif ve etken güç sahibi bilirler ve öyle inanırlardı. İşte bu yüzden Rabbimiz onları ‘müşrik’ olarak isimlendirmiş ve şirk üzere olup yüce yaratıcı Allah’a ortak koştuklarını söylemiştir. Öyle ki Kuran bize dönemin müşriklerinin, kendilerine putlara neden taptıkları sorulduğunda “Onlara [putlara], bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” dediklerini aktarır. Bediüzzaman bu pasajda hangi durumlarda hakiki bir imanın olamayacağını açıklıyor. Bunlar ise - Allah var dediği halde yaratılışı, icâd ve oluşu Allah dışında sebepler, doğa ve tabiat kanunları gibi şeylere dayandırmak. - Her şeyin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna ve Allah’ın irade ve ilmi her şeyi her an ve her anda kuşatmış, ihata etmiş olduğuna inanmamak. - Allah’ın ısrarlı emirlerini tanımamak, yani böyle emirlerin olmadığını, olmaması gerektiğini veya ‘bu zamanda böyle emirler mi olur’ kabilinden gerekçelerle bu emirleri tanımamak. - Allah’ın sıfatlarını bilmemek, kabul etmemek. Yani Allahın ilim, kudret, irade, hayat, semi(işitme), basar(görme), kelam(konuşma/vahiy gönderme) sıfatlarının manalarının gerektirdiği şekilde Allah’ı bilmemek. - Peygamberlerini bilmemek. Yani Peygamberle gelen şeriatı, dini hükümleri kabul etmemek. İşte bu durumlarda ‘hiçbir cihetle iman hakikati yoktur.’Ancak mutlak inançsızlıktaki sıkıntıdan kendini teselliye almak için Allah’ın ve ahiretin varlığını bir şekilde kabul eder. Yani ölümü tamamen çürümek ve yok olmak görmenin insanın içinde manevi bir cehennem gibi sıkıntı ve azap etmesinden aklı başında hiç kimse mutlak inançsızlığa kendini inandıramaz. Bu manada ateist olup ancak ahirete benzer şekilde ruhlar için bir sonsuzluk ortamı olduğunu kabul eden çok kişi vardır. Yani,“Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.” “Fakat Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek;..” İşte hakiki iman nasıl olurmuş sorusunun cevabını bu pasajdan itibaren açıklıyor. Allaha iman etmek, Kuranın ders verdiği üzere yüce Yaratıcıyı bütün isim ve sıfatlarıyla, bütün kâinatın şahitliğine ve fıtrat zeminimize dayandırarak kalbimizle tasdik etmekledir. İşte, imanın ifadesi olan kelime-i şehadette ‘şehadet’ kelimesi neden konulmuş olduğunu buradan anlıyoruz. Demek ki imanımıza kâinatı, yaratılan küçük büyük her şeyi ve fıtratımızı ve duygularımızı şahit kılmakla ancak hakiki iman edebiliriz. Niye her bir şeyi yaratan ve her şeyin sahibi bir Allah var olduğuna ve ahretin varlığına inanıyorum? Çünkü kâinata, bütün varlıklara ve fıtratıma, arzularıma ve duygularıma baktığımda her şeyi yaratan bir Allahın var olduğunu ve ahiretin muhakkak olacağını görüyorum. “..ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek [pişmanlık duymak] iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” İşte bu son pasajla Üstad makbul bir imanın çerçevesini iyice ortaya koyuyor. Allah’ın emirlerini yapamasa da o emirleri tanıyacak ve yapamadıklarına pişmanlık duyup tevbe edecek. Yoksa büyük günahları rahatlıkla, aldırmadan işleyip hiç tevbe etmemek ve hatta tevbe etmeye gerek bile duymamak hakiki imanı olmadığını gösterir. Bütün bu açıklamalarla makbul bir imanın ne olduğunu ve ne olmadığını anlamaya çalıştık. İşte böyle makbul bir imanla ölen kişi, “ehli-i iman” olup kabir o kişi için sonsuz cennete açılan bir kapıdır. Böyle bir iman olmadığında yani makbul bir iman kazanılmadığında ise karşımıza iki yol çıkıyor. Yukarıda söylediğimiz gibi ahireti bir şekilde kabul edip de makbul imanı olmayan için kabir “bir haps-i ebedî”olarak sonsuz bir cehennemin kapısıdır. Eğer ahirete inancı hiç yok ise ve tamamen inkâr eden biriyse, onun için cehennemde ebediyyen bütün güzelliklerden, her türlü rahmetten bir uzaklık, sonsuz bir unutulmuşluk hali olacak. “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler..”(Haşr Suresi,19) ayetinin açıkladığı gibi böyleler var olmanın lezzetinden bile mahrum olacaklar. Onlara kendilerini ve her şeyi yok bilmenin dipsiz, nihayetsiz azabı verilecektir. Bu müşkül mesele daha derinlikli çalışmaları ve incelemeleri beklerken biz bu yazıyı daha fazla uzatmamak için burada bitirelim.