24 Ağustos 2016 Çarşamba
15 Temmuz Cemaatlerin/Tarikatların Yeni Dönemi ve Temel Esaslar!Feto güzelim ülkemizde 50 yıllık bir yatırımla halkımızın dini değerlerini kullanarak tarihin gördüğü en büyük ihamnt hareketlerinden birini oluşturmuştur.
Ülkemizin dünyadaki varlığı açısından, milletimizin hem dünyası ve hem de uhrası açsından bu büyük ihanet çok ciddi bir krize yol açmıştır.
Türkiye 'nin dünyada bağımsız güçlü politikalarla özgür bir ülke olmasının yolu ilkeler ve motivasyonunu dinimiz islamdan, siyasi derinliğini ise tarihimizden alacağı güce bağlıdır. Bu da kısa dönemde ve dar çerçevede ülkemizin ciddi dindarlaşmasıyla; uzun dönemde ve geniş çerçevede ise İttihad-ı İslam yüce idealine hizmet etmeksiyle olacaktır inşaallah.
İşte bu temel noktaları gözönüne aldığımızda miletimiz için dinimiz ve tarihi tecrübemiz varoluşsal hayatî öneme haizdir.
Biz, burada 21. yıl dünyasında ülkemizde başta gençlere olmak üzere geniş topluma din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini ulaştırmak amacında olan cemaatlerin/tarikatların uyması gereken bir takım usûl ve esaslardan bahsedeceğiz.
Öncelikle şunu belirtelim ki 15 Temmuz darbesini bahane ederek düzgün/sahih bütün cemaatlere/tarikatlara saldıranlar, laikliği can simidi gösterenler çok yanlış yapıyorlar ve bilerek ya da bilmeyerek bir manada 15 Temmuz'un amacına hizmet ediyorlar.
Modern dönem din hizmetlerinin bir ürünü olan cemaatlerin ve cemaat formatıyla hizmet veren tarikatların en büyük zaafı şeffaflık ve denetim meselesidir. 15 Temmuz'da birçok kişi bütün cemaatler kapatılsın, millete din hizmetlerini sadece Diyanet İşleri Başkanlığı versin dedi. Ancak Diyanet 'resmiyetiyle' yapılan din hizmetlerinin hakkıyla olacağını düşünmüyoruz. Çünkü devlet resmiyetiyle ve akademik kafalarla dini tebliğin esası olan gönüllü din hizmetleri olamaz.
Bizce din hizmetlerini Diyanet'e bırakmak yerine Türkiye'de kendisine din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini bir misyon addeden sahih/düzgün bütün cemaatlerin/tarikatların Diyanet'e başvurup Diyanet tarafından kayıt altına alınıp Diyanet büneysine katılması gerekir. Diyanet tarafından bu cemaatlerin/tarikatlarin en başta şeffaf denetimi olmak üzere yeri geldiğinde de koordinasyon faaliyerleri de düzenlenmelidir.
Bu manada diyanet Hilafet makamının bir alt kurumu olarak fonksiyon görmelidir.
Diyanet bünyesine katılmak istemeyen, kendi başına buyruk hareket eden cemaatler/tarikatlar ise kapatılmalıdır.
Burada cemaatler/tarikatler Diyanetin bir alt- işvereni/taşöreni olarak faaliyetlerini yürüteceklerdir.
Cemaatlerin/tarikatların en büyük bir zaafı da devletle/siyasetle olan ilişkileridir. İnsanımız tarihsel bir tecrübe ve bir kültür olarak devlete/siyasete çok büyük önem atfeder. Ancak din hizmetlerini layıkıyla yapabilmek için cemaatlerin/tarikatların devletten/siyasetten uzak durmaları gerekir. Cemaatler/tarikatlar sivil alanı, toplumu dinimize göre inşa ederken bir sivil toplum örgütü olarak siyaseti/devleti de adalete yönlendirme/irşad faaliyetlerinde bulunmalıdır. Ancak bunun dışında devletten kadro alma, siyasette örgütlenme gibi faaliyetler ve hedefler din hizmetlerinin ruhuna aykırı sonuçları kaçınılmazdır ve akibeti yozlaşmaktır.
Şunu iyice anlayalim, siyaset sebep değil sonuçtur. Yani dindar bir ülkenin sebebi ilk önce dindar bir siyaset/devlet kadrosu değil, aksine dindar bir toplum inşa etmektir. Siyaset/devlet zaten bu toplumun sonucu olacaktır. Bunun için bir cemaate/tarikata düşen Türkiyennin daha dindar bir ülke olması için sadece ve sadece sivil alanın, toplumun ve özellikle gençlerin dindar olması için devlletten/siyasetten beklentisiz bir şekilde din hizmetlerini yürütmektir.
Hayat rehberimiz Hz. Peygamberimiz tebliğini bu esaslar üzerine kurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den Bediüzzaman'a bütün ehl-i sünnet ulema bu çizgidedir ve o meşhur sözleriyle, "sultanın sarayından zenginin sofrasından uzak dur." bu çizginin devlet/siyaset karşısındaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır.
Evet ehl-i sünnet ulemanın son dönem büyük simalarından olan Bediüzzaman, tamamen bu ehl-i sünnet çizginin ahirzaman şartlarına güncellenmesini o meşhur sözüyle ortaya koymuştur. "Eûzu billahi mineşşeytani ves siyaseh."(Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım)
Cemaatlerin/tarikatların önemli bir meselesi de Bediüzzaman'ın harika tesbitiyle, "zaman cemaat zamanıdır şahıs/şeyh/ütad/imam zamanı değildir", ilkesince hareket etmektir. Yani cemaatler/tarikatlar şeyh/lider/imam/üstad merkezli değil metin merkezli olmalıdır. Bu ilkenin ve Allaha kulluğun bir gereği olarak şeyhleri, liderleri, imamları ve üstadları yüceltmekten, kudsiyet adfetmekten artık tam anlamıyla kaçınmalıyız.
Tevhid akedimizin bir gereği olan Bediüzzaman'ın şu vurgusu bu manada çok manidardır. "Mabudiyetten uzaklıkta herkes eşit olduğu gibi mahhlukiyette de herkes eşittir." Hz. Nebi dışın hiçbir kimesenin bir meziyeti, bir kudsiyeti yoktur. Sadece insanları dine yöneltmeyi yaptıkları için şeyhlere/hocalara Allah razı olsun deriz, dua ederiz.
Bu manada istişare ve eleştiri kültürü çok önemli. Cemaatler/tarikatlar en tepeden en aşağı kadar istişare ve ilmine, edebine uygun eleştiriyi sonuna kadar destekleyip önünü açmalıdırlar. Düşünün ki Hz. Peygamberimiz Sahabesiyle istişare ederken, dünyevi konularda fikirlerine karşı sahabe kendi fikrini ortaya koyarken Hz. Nebi de bunu doğal karşılayıp kendi fikrini terk edip ashabının fikrini benimserken bugün hangi şeyh/hoca kendini eleştiriden münezzeh kılar, istişareden müstağni görebilir.
Cemaatlerimizin uyması gereken önemli bir mesele de, hiçbir cemaat kendini seçilmiş ve/veya en iyi cemaat/tarikat görmemelidir. Herkesi, her düzgün cemaati Allah indinde makbul din hizmetlerini veren ve bu manada hepsi eşit olan dini yapılar olarak görmelidir.
Bu manada cemaatler/tarikatlar diğer bütün cemaat ve tarikatları ilâ-i kelimetullah yüce davasına omuz vermekle kendisinin yükünü hafifletmiş birer kardeş yapılar olarak görmek zorundadır.
Benim cemaatim en iyi cemaat yerine benim cemaatim benim mizacıma, meşrebime uygun olduğu için ben burada hizmet ediyorum demek gerekir.
Cemaatlerin/tarikatların prensip kabul etmesi gereken bir diğer hususta para ve maddi yardım toplama meselesidir. Cemaatler, tarikatlar kendi asli işini yapmalı, bunun için en asgari düzeyde paraya/maddiyata ihtiyaç hissedecek şekilde bu hizmetlerini düzenlemelidirler.
Cemaatlerin/tarikatların yapması gereken asli işleri büyük kurumlar, şirketler, holdingler kurmak değil insanlara dersin/sohbetin verileceği bir mekan ve bir de talebe hizmetlerinde öğrencilerin kalabileceği yurtlar açmaktır. Bu iki temel hizmet için gerekli olan parayı ve maddi yardımi cemaatler kendi üyelerinden temin edebildiği ölçüde hizmetlerini yapmalıdır. Asla ve asla dışardaki insanlardan, esnaftan para, yardım vs toplanmamalıdır. Cemaatler, milleten nezdinde para toplar imajinı değiştirip aslına uygun olarak cemaatler din hizmetlerini sırf Allah rızası için yapan, Nebevi geleneğe tabi olarak "insanlardan hiçbir ücret istemeyen" bir şekilde millet nezdinde asil ve aslî konumunu almalıdırlar.
Her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden duamız 15Temmuz'u cemaatlerimiz/tarikatlarımiz icin bir çek olma ve asıl ve aslî işine odaklanma için bir fırsata dönüştürmesidir.
22 Ağustos 2016 Pazartesi
15 TEMMUZ CEMAATLERİN/TARİKATLERIN İKİNCİ DÖNEMİ!
Feto güzelim ülkemizde 50 yıllık bir yatırımla halkımızın dini değerlerini kullanarak tarihin gördüğü en büyük ihamet hareketlerinden birini oluşturmuştur.
Ülkemizin dünyadaki varlığı açısından, milletimizin hem dünyası ve hem de uhrası açsından bu büyük ihanet çok ciddi bir krize yol açmıştır.
Türkiye bu dünyada bağımsız güçlü politikalarla özgür bir ülke olmasının yolu ilkeler ve motivasyonunu dinimiz islamdan, siyasi derinliğini ise tarihimizden alacağı güce bağlıdır. Bu da kısa dönemde ve dar çerçevede ülkemizin ciddi dindarlaşmasıyla; uzun dönemde ve geniş çerçevede ise İttihad-ı İslam yüce idealine hizmet etmekle olacaktır inşaallah.
İşte bu temel noktaları gözönüne aldığımızda miletimiz için dinimiz ve tarihi tecrübemiz varoluşsal hayatî öneme haizdir.
Biz burada 21. yıl dünyasında ülkemizde başta gençelere olmak üzere geniş topluma din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini ulaştırmak amacında olan cemaatlerin/tarikatların uyması gereken bir takım usûl ve esaslardan bahsedeceğiz.
Öncelikle şunj belirtelim ki 15 Temmuz darbesini bahane ederek düzgün/sahih bütün cemaatlere/tarikatlara saldıranlar, laikliği can simidi gösterenler çok yanlış yapıyorlar ve bilerek ya da bilmeyerek bir manada 15 Temmuz'un amacına hizmet ediyorlar.
Modern dönem din hizmetlerinin bir ürünü olan cemaatlerin ve cemaat formatıyla hizmet veren tarikatların en büyük zaafı şeffaflık ve denetim meselesidir. 15 Temmuzda birçok kişi bütün cemastler kapatılsın, millete din hizmetlerini sadece diyanet versin dedi. Ancak diyanet 'resmiyetiyle' yapılan din hizmetlerinin hakkıyla olacağını düşünmüyoruz. Çünkü devlet resmiyetiyle ve akademik kafalarl dini tebliğin esası olan gönüllü din hizmetleri olamaz.
Bizce din hizmetlerini diyanete bırakmak yerine Türkiyede kendisine din hizmetlerini, tebliğ faaliyetlerini bir misyon addeden sahih/düzgün bütün cemaatlerin/tarikatların Diyanete başvurup Diyanet tarafından kayıt altına alınıp Diyanet büneysine katılması gerekir. Diyanet tarafın bu cemaatlerin/tarikatlarin en başta şeffaf denetimi olmak üzere yeri geldiğinde de koordinasyon faaliyerleri de düzenlenmelidir.
Bu manada diyanet Hilafet makamının bir alt kurumu olarak fonksiyon görmelidir.
Diyanet bünyesine katılmak istemeyen, kendi başına buyruk faaliyet yürütmek isteyen cemaatler/tarikatlar ise kapatılmalıdır.
Burada cemaatler/tarikatler diyanetin bir alt- işvereni/taşöreni olarak yürüteceklerdir.
Cemaatlerin/tarikatların en büyük bir zaafı da devletle/siyasetle olan ilişkileridir. İnsanımız tarihsel bir tecrübe ve bir kültür olarak devlete/siyasete çok büyük önem atfeder insanımız. Ancakdin hizmetlerini layıkıyla yapabilmek için cemaatlerin/tarikatların devletten/siyasetten uzak durmaları gerekir. Cemaatler/tarikatlar sivil alanı, toplumu dinimize göre inşa ederken bir sivil toplum örgütü olarak siyaseti/devleti de adalete yönelndirme/irşad faaliyetlerinde bulunabilirler. Ancak bunun dışında devletten kadro alma, siyasette örgütlenme gibi faaliyetler ve hedefler din hizmetlerinin ruhuna aykırı sonuçları kaçınılmazdır ve akibeti yozlaşmaktır.
Şunu iyice anlayalim, siyaset sebep değil sonuçtur. Yani dindar bir ülkenin sebebi ilk önce dindar bir siyaset/devlet kadrosu değil, aksine dindar bir toplum inşa etmektir. Siyaset/devlet zaten bu toplumun sonucu olacaktır. Bunun için bir cemaate/tarikata düşen Türkiyennin daha dindar bir ülke olması için sadece ve sadece sivil alanın, toplumun ve özellikle gençlerin dindar olması için devlletten/siyasetten bağımsız din hizmetlerini yürütmektir.
Hayat rehberimiz Hz. Peygamberimiz tebliğini bu esaslar üzerine kurmuştur. İmam-ı Azam Ebu Hanife'den Bediüzzaman'a bütün ehl-i sünnet ulema bu çizgidedir ve o meşhur sözleriyle, "sultanın sarayından zenginin sofrasından uzak dur." bu çizginin devlet/siyaset karşısındaki tutumunu net bir şekilde ortaya koymuşlardır.
Evet ehl-i sünnet ulemanın son dönem büyük simalarından olan Bediüzzaman, tamamen bu ehl-i sünnet çizginin ahirzaman şartlarına güncellenmesini o meşhur sözüyle ortaya koymuştur. "Eûzu billahi mineşşeytani ves siyaseh."(Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım)
Cemaatlerin/tarikatların önemli bir meselesi de Bediüzzaman'ın harika tesbitiyle, "zaman cemaat zamanıdır şahıs/şeyh/ütad/imam zamanı değildir", ilkesinde hareket etmektir. Yani cemaatler/tarikatlar şeyh/lider/imam/üstad merkezli değil metin merkezli olmalıdır. Bu ilkenin ve Allaha kulluğun bir gereği olarak şeyhleri, liderleri, imamları ve üstadları yüceltmekten, kudsiyet adfetmekten artık tam anlamıyla kaçınmalıyız.
Tevhid akadimizin bir gereği olan Bediüzzaman'ın şu vurgusu bu manada çok manidardır. "Mabudiyetten uzaklıkta herkes eşit olduğu gibi ubudiyet mertebesinde de herkes eşittir." Hz. Nebi dışın hiçbir kimesenin bir meziyeti, bir kudsiyeti yoktur. Sadece insanları dine yöneltmeyi yaptıkları için şeyhlere/hocalara Allah razı olsun deriz, dua ederiz.
Bu manada istişare ve eleştiri kültürü çok önemli. Cemaatler/tarikatlar en tepeden en aşağı kadar istişare ve ilmine, edebine uygun eleştiriyi sonuna kadar destekleyip önünü açmalıdırlar. Düşünün ki Hz. Peygamberimiz Sahabesiyle istişare ederken, dünyevi konularda fikirlerine karşı sahabe kendi fikrini ortaya koyarken Hz. Nebi de bunu doğal karşılayıp kendi fikrini terk edip sahabesinin fikrini benimserken bugün hangi şeyh/hoca kendini eleştiriden münezzeh kılar, istişareden müstağni görebilir.
Cemaatlerimizin uyması gereken önemli bir mesele de, hiçbir cemaat kendini seçilmiş ve/veya en iyi cemaat/tarikat görmemelidir. Herkesi, her düzgün cemaati Allah indinde makbul din hizmetlerini veren ve bu manada hepsi eşit olan dini yapılar olarak görmelidir.
Benim cemaatim en iyi cemaat yerine benim cemaatim benim mizacıma, meşrebime uygun olduğu için ben burada hizmet ediyorum demek gerekir.
Cemaatlerin/tarikatların prensip kabul etmesi gereken bir diğer hususta para ve maddi yardım toplama meselesidir. Cemaatler, tarikatlar kendi asli işini yapmalı, bunun için en asgari düzeyde paraya/maddiyata ihtiyaç hissedecek şekilde bu hizmetlerini düzenlemelidirler.
Cemaatlerin/tarikatların yapması gereken asli işleri büyük kurumlar, şirketler, holdingler kurmak degil insanlara dersin/sohbetin verileceği bir mekan ve bir de talebe hizmetlerinde öğrencilerin kalabileceği yurtlar açmaktır. Bu iki temel hizmet için gerekli olan parayı ve maddi yardımi cemaatler kendi üyelerinden temin edebildiği ölçüde hizmetlerini yapmalıdır. Asla ve asla dışardaki insanlardan, esnaftan para, yardım vs toplanmamalıdır. Cemaatler, milleten nezdinde para toplar imajinı değiştirip aslına uygun olarak cemaatler din hizmetlerini sırf Allah rızası için yapan, Nebevi geleneğe tabi olarak "insanlardan hiçbir ücret istemeyen" bir şekilde millet nezdinde asil ve aslî konumunu almalıdırlar.
Her şeyi hikmetle yaratan Rabbimizden duamız 15Temmuz'u cemaatlerimiz/tarikatlarımiz icin bir çek olma ve asıl ve aslî işine odaklanma için bir firsata donuşturmesidir.
14 Ağustos 2016 Pazar
Baş hain Fetullah Gülnin başını çektiği ihanet hareketi (Fetö) en kirli ve gerçekçi yüzünü 15 Temmuz meşum darbesiyle göstermiştir.
Öyle kirli ve hain bir şekilde ki milletin silahıyla millete kurşun yağdırmaktan, meclisi bombalamaktan kaçanmayacak bir şekilde gerçek yüzlerini ortaya koymuşlardır.
Bir ihanet hareketi olan Fetö, hizmet ettiği Batı adına ve Amerika/Nato'nun derin desteğiyle Türkiyeyi resmen işgale kalkıştı.
Kırk yıllık bir yatırımla devletin tüm kurumlarına sızan bu ihanet hareketi Türk siyasal sistemi için çok büyük bir krize sebep olmuştur.
Ancak bundan daha vahim bir sonucu ise dine olmuştur.
Evet baş hain Fetullah Gülen en büyük ihaneti dinimize etmiştir.
Yıllarca dinimizi kullanıp bir hoca, bir vâiz olarak Anadolu'nun saf insanlarını - dine değil- kendine bağlayarak müthiş bir ihanet şebekesini kurmuştur.
Haliyle bu ihanet şebekesi en büyük zararı dini alana verkiştir. Çünkü milletin din hizmetlerine ve dindarlara olan güveni ciddi oranda sarsılmıştır.
Hele ki ümmet kadar masum ve üretken bir kavram olan "cemaat" kavramı bu Fetö yüzünden neredeyse artık müslümanların ağzına almaya çekinir olduğu bir kavram haline geldi.
Bu durum toplumun din hizmetlerine ve dindarlara bakışında çok ciddi bir krize yol açmıştır. Eğer birileri bu krizden çıkış yolu olarak topluma laiklik gibi diğer bir ihanetin ürünü olan klişeleri dayatırsa iyi bilinsin ki laiklikle toplumsal birlik bütünlük ruhu yani milliyet hamuru asla yoğrulmaz. Aksine laiklikle toplumun birlik ve bütünlüğü iğne ipliğine bağlı hale gelimiş olur.
Bu millet laiklikten çok çekti. Kimse bize laiklik zırvaları okumasın. Halkımızın ihtiyacı dinimizi topluma ve gençliğe bütün siyasetlerden ve tüm dünyevi menfaatlerden arınmış bir şekilde sunulmasıdır.
Böylece bu topluma bu gençliğe dini değerleri benimsetilerek halkımız dünyevi ve uhrevi sıkıntılardan, fitnelerden ve azablardan kurtulmuş olur, hem din hizmetlerine ve dindarlara olan güveni tekrar kazanılmış olur. Hem de halkımızın birlik ve bütünlüğü adına toplumun çok geniş kesimlerince kabul gören "din kardeşliği" ile milliyetimizin temelleri çok sağlam bir zemine oturtulmuş olur.
Baş hain Fetullah Gülen yüzünden bir diğer zarar Risale-i Nur'a ve nurculuğa olmuştur. Aslında Fetullah Gülen hiçbir zaman ne nurcu oldu, ne de bizzat Risalelerden ders yaptı. Aksine o hain 1960'larda dindar toplumda büyük değer verilen nurculuğu ve Risale-i Nur'u kendini topluma kabul ettirmek için kullandı. Ancak Rabbimizin inayetiyle hiçbir zaman Risale-i Nurla ve nurculukla bütünleşmedi/ özdeşleşmedi. Sadece Risale-i Nurun/Nurculuğun periferisinde/dış çevresinde bulundu, konuşlandı. Şu da var ki Fetullah Gülenin Nurculuğun periferisine kalmasında bazı nurcu grupların aşırı iyimser safdilane anlayışlarının etkisi olmuştur.
Ancak baş hain Fetullah Gülen yüzünden Risale-i Nur'a hiçbir leke gelemez. Azcık bir zahmete katlanıp Risale-i Nur'dan birkaç sayfa okuyan her kişi bunu çok rahatlıkla görür. Nasıl ki Fetullah Gülen yüzünden -tüm sermayesini borçlu olduğu- Hz. Nebi'nin hatırasına ve sahabe hayatına sümme haşa bir leke gelmediği gibi periferisinde/dış çevresinde bulunmakla kendini topluma kabul ettirme amacı güden Fetö yüzünden Risale-i Nur'a bir leke gelemez.
Bugün toplumun dini alanda en çok ihtiyaç duyduğu şey, ehl-i sünnet akadinin ve Kur'anın imanî hakikatlerinin sağlam bir şekilde eğitimi ve kazanılmasıdır. Bunu da bu zamanda en güzel şekilde yapan Risale-i Nur'dur. Aklı başında ve insaflı bir nazarla Risale-i Nur'u inceleyen her kişi bu kanaate varacaktır.
Evet, Risale-i Nur, baştan sona Kuran'ın imanî boyutunun mükemel bir tefsiri, izahı ve ispatı; Risalet-i Muhammediye'nin harika bir anlatımı; Sünnet-i seniyyenin ihyası, ibadetlerin derûni manlarının muhteşem bir keşşafı; ahlak-ı İslamiyenin en güzel imtisali ve uyulması; ve İmam ve Kuran için vatan ve millet selametine hizmettir.
Başta belirttiğimiz gibi bugün topluma, gençliğe dinin tüm siyasetlerden ve bütün dünyevi menfaatlerden arınmış olarak sunulması gerekir. İşte merhum Bediüzzaman Said Nursi tebliğini, hizmetini tamamen bu esaslar üzerine kurmuştur. Bediüzzamanın lahikalarını, mektuplarını okuduğumuzda en çok vurgulanan meselenin bu olduğu apaçık bir şekilde görünür. O ısrarla din hizmetlerinde bulunanlara siyasal ve dünyevi ve hatta dini tüm menfaatlerden kaçınmalarını salık verir.
Şimdi gerçekten halkımızın Kur'anın manasını ve Sünnet-i seniyyeyi sahih bir şekilde örenip dindarlaşması için, ehl-i sünnet akadini güzelce kavrayıp sapkın fikirlerden , fitne ve fesad odaklarından uzak durabilmesi için ve toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanmasıyla milliyet ruhunun oluşması için başta Risale-i Nur olmak üzere ehl-i sünnete bağlı sahih eserlerin okutulması halkımızın elzem bir ihtiyacıdır. Bu amaca hizmet eden cemaat ve tarikatların hizmetlerini güzelce yapabilmeleri milletimiz için çok önemlidir.
Gelecek yazıda bu manada elimizden geldiğince kamuoyuna birkac öneride bulunacağız.
1 Ağustos 2016 Pazartesi
Darbe Direniş ve Dirayet!
Darbe
15 Temmuz gecesi kahraman milletimizin püskürttüğü hain darbe girişimi aslında bir iç işgal denemesiydi. Amerikan - İngiliz Yahudi misyonunun Üst Aklının, yani Derin NATO'nun hizmetindeki Fetullahçı Terör Örgütünün marifetiyle gerçekleştirilecek olan bir işgal. Böylece Türkiye kendi adamlarıyla, kendi silahlarıyla içerden işgal edilip teslim alınacaktı.
Bu hain darbe temelde bu mezkur meş'um amaca 'hizmet' etmektedir. Giriştiği bu darbe vesilesiyle geniş toplum kesimlerince Fetullah Gülenin ve harketinin ne olduğu ve/veya neye hizmet ettiği ayan beyan görülmüş oldu.
Özellkle baş hain Fetullah Gülenin neden Amerika'da kaldığının sırrı bütün halkımız tarafından anlaşılmış oldu.
Bu darbe denemesini analiz etmek için üç soruya cevap aramamız gerekir.
a- Bu darbeyi kim yaptı.
b- Bu darbeyi neden yaptı.
c- Nasıl/hangi vasıtalarla darbe yaptı.
Ortada bir darbe denemesi olduğuna göre bize düşen bu üç sorunun cevabında bu darbenin analizini, değerlendirmesini yapmaktır.
Dine hizmet kılıfıyla elli yıllık bir yatırımla devletin bütün kurumlarına -ki özellikle TSK, Emniyet ve Yargı- sızmış olan Fetullahçı Terör Örgütünün/Fetönün maşa olarak kullanıldığı bu darbeyi Fetullah Gülenin/Fetö'nün bağlı olduğu/hizmet ettiği Derin NATO/ Amerikan- İngiliz Yahudi misyonunun Üst Aklı organize edip yönetmiştir. Basında çıkan bilgiler ve belgeler bunu bariz bir şekilde doğrulamaktadır.
Böyle bir durum Türkiyenin ne kadar büyük bir saldırıya maruz kaldığını ve çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
İkinci sorumuzun cevabında olarak bu darbe niye yapıldı? Türkiye, neden durdurulmak, işgal edilip teslim alınmak istendi?
Demek ki Türkiye Derin NATO'yu rahatsız eden bir şeyler yaptı ki bu darbeye maruz kaldı. İşte Türkiye'nin yaptığı şey ise, cumhuriyet tarihinde ilk defa bütün yönleriyle Batı'ya karşı bir bağımsızlık ve özgürlük amacına dönük olarak önemli çalışmalar ve atılımlar yapmış ve yapmaya devam etmekte olmasıdır.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyib Erdoğan önderliğinde Ülkemizin yapmakta olduğu Batı'ya karşı bu bağımsızlaşma ve özgürleşme hamleleri Batı'nın zulmüne ve sömürüsüne maruz kalan dünyanın bütün mazlum halklarınca hayranlıkla ve dikkatle izlenmektir. Özellikle İslam dünyası Türkiye'nin bu dik duruşunu, Batının zulmünden kurtulmak için çok ciddi bir ümitle karşılamakta ve ellerinden geldiğince örnek alnaktadırlar.
İşte yaptığı atılımlarla mazlum dünyanın umudu ve rehberi olan Türkiye, dünyayı ilel ebed sömürmek isteyen Batı/NATO tarafından 15 Temmuz darbesiyle cezanlandırılmak istenmiştir.
Darbeyi nasıl/hangi vasıtaları kullarak yaptıklarına gelince bu sorunun cevabını yukarıda verdik.
DİRENİŞ
Dünyayı fellik fellik edip her tarafına hükmedip her tarafını sömürenler, cetvelle ülkelerin sınırlarını belirleyenler, İslam dünyasını 25 yıldır hedefe alıp İslam ülkelerini bir bir parçalayanlar bu sefer Türkiye'yi hedefe aldılar. Ancak sert kayaya çarptılar.
Yukarıda belirttiğimiz gibi 50 yıllık yatırımla Fetö'nün yetiştirdiği/devşirdiği hainler eliyle Ülkemiz kendi adamlarıyla, kendi silahlarıyla bir anda işgal edilip çökertilmek, teslim alınmak istendi. Hamd olsun ki milletimiz gafil avlanmadı.
Derin NATO'nun bu öldürücü darbesine karşı kahraman Türkiye milleti kendini, bedenini siper etti. İmanından aldığı güçle bu millet demokrasi tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir destana imza atmıştır.
Yüce milletimiz bu hain meşum darbe girişimini canını siper ederek püskürttüğü gibi bu girişimin tekrarı olmasın diye, darbelere karşı kararlılığını göstermek için Türkiyenin her yerinde on beş gündür meydanları her akşam doldurup darbecilere lanet ederken başta Erdoğan olmak üzere devleti ve hükumeti desteklemektedir.
Aziz milletimiz 150 yıldır kendi adamlarının eliyle hırpalana hırpalana artık rüşdünü kazanmıştır ve iradesini korumak için canını siper etmiş, bedenini tankların altına atmıştır.
DİRAYET
BU aziz millet, canını ortaya koyarak darbeyi püskürtmüştür. Darbeciler ise -en azından ele geçirilenler- suç üstü yakalanmıştır.
Dünyanın her yerinde darbe yapanlar başarılı olursa kendilerini kahraman ilan ederler. Başaramazlarsa idam edilirler. Ki arkadan gelenlere örnek olmasınlar.
Bu bağlamda hükumetimizin ve Yargının yapması gereken öncelikle 15 Temmuz itibarıyla Fetö mensubu olan ve Fetullahçı Terör Örgütüne hizmet eden bütün kişiler titiz incelemelerle tesbit edilip derhal kamu görevinden uzaklaştırılmalıdır. Ayrıca Fetö şirketlerinin ve birer Fetö şirketi gibi Fetö'ya hizmet eden şirketlerin bu topraklarda faaliyetlerine son verilmelidir.
Ancak şahit olduğumuz bazı durumlara binaen burada masum olan bazı kişiler Fetö mensubu olmadığı halde kamu görevinden uzaklaştırılmıştır. Böyle masumların durumlarının acilen düzeltilmesini bekliyoruz. Evet adalet mülkün temelidir. Bazı masumlar bu hengamede adaletsizce gadre ugrayıp kamudan uzaklaştırılır ise bu durum devletimizi ve hükumeti olumsuz etkiler.
Gelelim darbe organizasyonunun içinde yer alıp suç üstü yakalananlara. Bunlar derhal yargılanıp milletimizin arzusu ve devlet mantalitesinin gereği olan idam cezasına çarptırılmalıdır.
Evet bugün devletimizin dirayet günüdür. Kahraman Milletimiz direnişini yapmıştır, canını siper ederek darbeyi püskürtmüştür. Şimdi sıra devlette. Bu kahraman millet, devletinden de iki konuda dirayet beklemektedir. Birincisi bütün Fetö mensuplarının kamudan ayıklanması ve Fetö'ya hizmet eden şirketlerin faaliyetlerine son verilmesidir. Ancak bunu yaparken asla masumlara zarar verilmemelidir ve zarar verilmeyecek şekilde titiz tahkikatlar yapılmalıdır.
İkincisi ise darbeye karışanlar yakalanıp derhal idam cezasına çarptırılmasıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)