9 Temmuz 2017 Pazar

• Risale-i Nurdan anladığımıza göre, imanın bütün meseleleri bu yaratılış türüyle/kâinatla tamamen alakalıdır. Kâinattan kopuk bir iman meselesi olamaz. Bundan dolayı imanın meseleleri bu yaratılış türünde/kâinat şahitliğinde tasdik edilerek tahkik edilmelidir. • Bilimcilerin var oluşa dair mantıkî açıklamaları yoktur. Mesela bugün bu derslerin eski kayıtlarını dinliyordum. Orada bahsedildi: Laboratuvarda “şans” hiçbir şekilde gösterilemez, sergilenemez. Aksine hep bir düzenlilik gösterilir. Ama bilimci laboratuvardan çıkınca orada görmediği “şans”ı var oluş yorumunun temeline yerleştiren açıklamalar yapıyor. • Bilim, varlıkta şans olmadığı için vardır. Ama bilimci şans ile açıklıyor. • Kuranı literal olarak okumak ile, Kainatı bilimci gözü ile okumak benzer gibi. Bilimcide kainatın fotoğrafını aktarır ama varoluşsal açıklama yapıyormuş gibi sunar kendini. Yani Kuran yerine Kainatı koyup müfessir yerine bilim adamını koyarsak bazı açılımlar olabilir gibi. Mesela bilimin bir kainat tarifi ve kainatı okuma usulu var mı? Gibi. • Kuranı literal olarak okuyan müfessir, Ondan varouluşsal ve kendine bakan bir anlam çıkaramaz. Kainata bilim gözüyle bakan bilim adamı ondan kendi varoluşuna dair bir anlam çıkaramaz. (Mana-i harfi). Müfessir kendi varouluşundan ayrı bir Kuran okuması yaparken, bilim adamı da kainatı kendinden ayrı bir alan olarak inceler.
• "İmaret maişeti", yani geçim için memurluğa/yöneticiliğe girmenin yanlışlığını/ gayr-ı tabii ifade ediyor olsa gerek. Böyle, gayr-ı tabii olan memurluğa/yöneticiliğe toplumun genelinin ve özellikle zeki çocuklarının yönelmesi ekonomiye hiçbir katkısı olmuyor. Ekonomi ise özel teşebbüs ile fıtrata da uygun olan ve bilim ve teknolojiyi de takip edebilme imkanı olan meslekleşme, ticaret ve ziraat ile gelişiyor. Bugünün dünyasında ülkelerin ana gücü de ekonomide ve teknolojidedir ve bunları üreten de özel teşebbüstür. • Çok gerçekçi bir tespit yapılmış.Yani ekonomik gücü elinde bulunduran ülke siyasetinin de yönünü belirliyor.Ve bu anlayış günümüzde artık daha çok belirgin hale gelmiş.Yani küçük küçük devletler ve başkanlar var görünüyor fakat dünyayı sevk ve idare eden odaklar birbirne benziyor.Hepsinin ortak yanı çok büyük miktarda sermayeyi elllerinde tutmalarıdır.Ve insanlar bu sermayenin devir daiminde bile isteye canı gönülden hizmet vererek çalışıyor.(erkan) • sivil alanın 'müslümanlardan olmayanların' eline kalması islamın toplumunda yaşanması açısından çok ciddi bir tehlike. • bir dönemde memuriyetten atılanlar, şartların da zorlamasıyla fıtratlarındaki istidatları ortaya çıkarmak için büyük bir gayretle çalışıp on yıl sonrasında memurluğa nisbeten on kat yükseldiklerinin çok örnekleri vardır. • zannediyorum asıl mesele hür olmak. her ne olursa olsun her hangi bir yere bağlamamak gerekiyor. • Ne yaparsan yap devlet kapısına kul olma!

1 Temmuz 2017 Cumartesi

https://www.facebook.com/hicyasanmamisgibi/posts/1718381418189955?comment_id=1719048314789932¬if_t=feed_comment_reply¬if_id=1498927964707857
• Eşya zıddıyla bilinmesi meselesi, insanın zihnî bir kabiliyetinin gereğidir. Yani insan, varlığın zıddını zihnen tahayyül eder, yoksa hakikatte/nefsül emirde varlığın zıddı olan yokluk yoktur. Ancak insan, zihninde varlığın zıddı olan bir kavram olarak “yokluk” mefhumunu kullanır. Yani var olanın var olmama halini tahayyül eder. Yoksa ‘yok olanı’ tasavvur edemez. Çünkü ‘yok olan’ yoktur. Varlığın zıddını kavramlaştırıp tasavvur etme kabiliyeti insanın iradesine bir alternatif sağlar. Böylece insanın irade özgürlüğü sağlanmış olur.

24 Haziran 2017 Cumartesi

• Risale-i Nurun anlaşılmasına engel tavırları bu derslerden öğrenebildiğim kadarıyla şöylece özetleyebilirim: - Ayet ve hadisin mecazatını, müteşabihatını ve çok katmanlı anlam boyutluluğunu anlamayan; - Dini, kurallara hapseden fıkıhçı kuralcılığı aşamayan; - Hikayâtı aşamayan; - Esbab-perestliği aşamayan; - ‘Ulu hakancılığı’ aşamayan; - Milliyetçiliği (devletçilik, Müslümancılık, cemaatçilik, etnik grupçuluk gibi çeşitli ‘biz’ algılarını) aşamayan; - Mümin – Müslim ayrımını yapamayan; - Zamanının çocuğu olamayan; - İmanî meselelerde taklidin câiz olmadığını ve herkesin kendi kapasitesine göre imanî meseleleri tafsilen tahkik etmesi gerektiğini anlamayan; - İnsan; çabası, sa’yi ve soruları kadar değerli olduğunu ve “şahsi teşebbüs” insaniyetin olmazsa olmazı olduğunu anlamayan; - Allah’ın dininin ‘hak’ üzere olduğunu ve buna göre bir fikir ve tavrın ancak hak olduğu kadar ve hakikati içerdiği kadar İslamî olduğunu anlamayan; - Gelenek-görenek- kültür ve medyayı aşamayan; - Ubudiyeti kavramayan; - İnsaniyet- hayvaniyet ayrımını yapamayan; Risale-i Nur’u hakkıyla anlayamıyor. Öyle ise Kuran’ı hiç anlamaz. Hadisi ise hiç hiç anlamaz.
• Ben kendime bakarak; var edilmişliğime, yaratılmışlığıma bakarak beni yaratanın benim gibi olmayan, yani mutlak olan olması gerektiğini anlıyorum. Beni yaratanın mutlak olduğunu; eşsiz, yekta(ehad) olmak zorunda olduğunu anlarım. Onun varlığından emin olurum. Ama onun mahiyetini bilemem, onu izah etmeye kalkamam. Öyle ise bir yaratık olarak bana düşen, yaratık âleme bakarak onun yaratıcısının ve özelliklerinin yaratık cinsinden olmayan olduğunu (sübhaneAllah) anlamaya çalışmaktır. Yaratıcı ancak mutlak olandır, varlığı kendinden olandır. Varlığı kendinden olan ise tek olur. İki tane mutlak olmaz, öyle ise varlığı kendinden olan iki tane olmaz, öyle ise “varlık tektir”.

22 Haziran 2017 Perşembe

• Binadaki sanat ve bina olma özelliği malzemelerin eseri olmaz. Yani bina tuğlalarla yapılıyor ama binayı yapan tuğlalardır demek saçmalıktır. İnsan binasındaki hayat sanatı da insanın bedenindeki malzemelerin eseri olamaz. Öyle ise bedenin/malzemelerin sanattan ayrıştırılıp çöpe atılmasıyla yani ölümle hayat/sanat da çöpe atılmış, bitmiş olmaz. O malzemelerde hayat sanatını gösteren kaynak; başka şekillerde, başka yaratılış türlerinde o sanatı yine gösterecektir. Çünkü hem hayat sanatını gösteren kaynağın mutlak olması gerektiğini anlıyoruz. Hem de hayat verilenlerde sonsuza dek var olmak arzusu var. Bu arzu da yine o kaynak tarafından verilmiş olmalı. Başka türlü olamaz.

21 Haziran 2017 Çarşamba

• Risale-i Nurun anlaşılmasına engel tavırları bu derslerden öğrenebildiğim kadarıyla şöylece özetleyebilirim: - Dini, kurallara hapseden fıkıhçı kuralcılığı aşamayan; - Ayet ve hadisin mecazatını, müteşabihatını ve çok katmanlı anlam boyutluluğunu anlamayan; - İsraili hikayâtı aşamayan; - Bilimci esbabperestliği aşamayan; - ‘Ulu hakancılığı’ aşamayan; - Milliyetçiliği (devletçilik, Müslümancılık, cemaatçilik, etnik grupçuluk gibi çeşitli ‘biz’ algılarını) aşamayan; - Mümin – Müslim ayrımını yapamayan; - Zamanının çocuğu olamayan; - İmanî meselelerde taklidin câiz olmadığını ve herkesin kendi kapasitesine göre imanî meseleleri tafsilen tahkik etmesi gerektiğini anlamayan; - İnsanın çabası, sa’yi ve soruları kadar değerli olduğunu ve ‘şahsi teşebbüs’ insaniyetin olmazsa olmazı olduğunu anlamayan; - Allah’ın dininin ‘hak’ üzere olduğunu ve buna göre bir fikir ve tavrın ancak hak olduğu kadar ve hakikati içerdiği kadar İslamî olduğunu anlamayan; - Gelenek-görenek- moda ve medyayı aşamayan; - Ubudiyeti kavramayan; - İnsaniyet- hayvaniyet ayrımını yapamayan; Risale-i Nur’u hakkıyla anlayamıyor. Öyle ise Kuran’ı hiç anlamaz. Hadisi hiç hiç anlamaz.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Namazın Manası: Özgürlüğün İkamesi! İnsanın akıl, şuur gibi özelliklerine, yani insaniyete baktığımızda insanın var oluş amacının kainatın gerçekliğini dile getirmek olduğunu anlıyoruz. İşte insan, insaniyetinin gereği olan bu görevini namazla yapar. Yani insanın yaratılış hikmeti, namazla kainatın hakikatini ilan etmektir. Kainat, "la ilahe illa Allah" manasını ifade etmek üzere eden her anda baştan aşağıya yeniden yeniye çizilen bir resim tablosu gibidir. İnsan ise, bu tabloya bakıp, bu tablonun ifade ettiği manları dile getirecek özelliklerle donatılarak bu tablonun karşısına konulmuş bir seyirci, bir gözlemci gibidir. İşte insan, kainat ve var oluş tablosunun ifade ettiği manları, yani "la ilahe illa Allah" cümlesini bütün boyutlarıyla namazla ilan eder, dile getirir. Mesela insan namazında sadece kainatın yaratıcısına secde ederek, kainatta hiç bir şeyin ilah olmadığını, varlık kaynağı olmadığını ilan eder. İnsan kendi özelliklerine dikkatle baktığında, kainatın manalarını derleyip toplayan ve onları Yaratıcı'ya takdim etmek üzere kabiliyetlerle donatılmış olduğunu görüyor. Aslında kainatın, temelde "la ilahe illa Allah" hakikatine dair ifade ettiği manalar, yani varlıkların Yaratıcı'ya karşı tesbihatları insana yüklenen bir büyük emanettir. İnsan her gün beş vakitte kainatı gözlemleyip, varlıkları 'okumakla', onların ifade ettiği manaları derleyip toplayıp dergah-ı İlahiye takdim etmek üzere namaz kılar. Böylece, varlıkların manaları ve tesbihatları birer emanet olarak insana emanet edilir. Tâ ki insan, bu emanetleri dergah-ı İlahiye takdim etsin. Hayat rehberimiz Kur'an, "insanın emaneti yüklendi", demesinin bir manası da bu olmalıdır. Yani, varlıkların ifade ettiği tesbihatı ve ibadetleri görüp okuyup, bunları birer emanet olarak alıp adresleri olan dergah-ı İlahiye ulaştırmak görevini yapacak kabiliyetler insana verilmiş. İşte insan, emanetleri adreslerine zamanında ve en güzel şekilde ulaştırabilmek amacıyla her bir vakitte ciddi bir var oluş okuması yapıp, buradan devşirdiği manaları Yaratıcı'ya sunmak üzere namaza büyük bir sorumluluk bilinciyle koşar. İnsan namazı terk ettiğinde, emanetleri yerlerine ulaştırmamış olur. Yani emanete ihanet etmiş olur. Bundandır ki namaz kılmamak, varlıkların tesbihat ve ibadetlerine karşı işlenmiş bir cinayettir. Aynı zamanda, insanı kainatın emanetlerini dergah-ı İlahiye takdim edecek özelliklerle yaratan Yaratıcı'nın insanı yaratma amacına karşı bir isyandır. Yine, mevcudatın ifade ettiği manaları okuyup ve bunları Yaratıcı'ya sunmakla gelişip sümbüllenmek için kendisine verilen kabiliyetleri işlevsiz bırakmakla o kabiliyetlere karşı büyük bir suç işlenmiş olur. Demek ki namaz, insaniyetin, insani özelliklerin ikamesidir, sağlanmasıdır. Yani insan namaz kılmakla, insani özelliklerin gereğini yapmış, insaniyetin hakkını vermiş olur. Böylece, insaniyeti 'ikame' etmiş olur. İnsani özellikleri, gereğini yapmakla sağlamış ve korumuş olur. İnsaniyet öğretmeni olarak bize rehber olarak Yaratıcımız tarafından görevlendirilen Hz. Nebi'nin bir hadisinde geçen, "namaz dinin direğidir" ifadesi bu manaya bakıyor olsa gerektir. Yani, namaz insaniyetin direğidir. İnsaniyeti doğrultup düzelterek onu ayağ kaldırır. İnsan, insaniyetiyle var oluşun manasına muhatap olur. İnsanın dini demek, bir nevi insanın var oluşun manasına karşı takındığı tavır demektir. İşte insan namaz kıldığında, kainatın manalarını - bir çadır direği misali- toplayıp yüce makama doğru kaldırır. O manaları, yüce adreslerine doğru yöneltir. Böylece namaz, hem kainatın ikamesi olur. Yani, namazla kainatın manaları dergah-ı İlahiye gönderilmekle o manaların hakkı verilmiş olur. Hem de namazla insani özelliklerin hakkı verilerek insaniyet ikame edilmiş olur. Dolayısıyla namaz; mevcudatın halifesi, yani varlıkların temsilcisi ve vekili olabikecek kabiliyetlerle donatılan insanın 'kıvamı'dır. İnsan, namazla varlıkların manalarını Yaratıcı'ya takdim etmekle insaniyetini kıvamına erdirir. Yani "ahsen-i takvimde" olduğunu gösterir. İnsan ruhu, bu dünyaya beden ve maddi yaratılış şartları içinde yaratıcısını tanıma eğitiminden geçmek üzere gönderilmiştir. İnsanın, bu dünya yaratılışında bedensiz olmadığı gibi, insan ruhuna potansiyel olarak verilen özellikler ancak beden kalıbı içinde maddi/fiziki dünya şartlarında var oluşun manasını okumakla gelişir, terakki eder. İnsan ruhuna birer tohum olarak ekilen potansiyel özellikler, bu maddi âlemde var oluşun manasını okumakla sümbüllenerek meyve vermesi içindir. İşte, insanın ruhuna takılan bu potansiyel özellikler namazla ve namazın hareketlerinin temsil ettiği manalarla sümbüllenip meyve verir. İnsana verilen özelliklere, yani insaniyete baktığımızda görüyoruz ki bu insan sonsuzluğu ve sonsuz saadeti bulmadan bu dünyada bir cehennem hali yaşar. İnsani özellikler ebedi/sonsuz saadete tutunmakla ancak huzur bulup ferahlar. Demek ki insana verilen özellikler yalnız ebedi saadeti bulduğunda ve ona tutunduğunda sorun yaşamazlar. İşlerine bakıp doğruca amaçlarına yürürler. İşte, insaniyet rehberi olan Kur'anın temel kavramlarından biri olan "hidayet", bu manayı ifade eder. Yani hidayet/doğru yolda olmak, insaniyeti mutlak özelliklere sahip olan Yaratıcı ile tanıştırmak ve ancak o Yaratıcı'nın garanti ettiği ebedi saadetle buluşturmaktır. Yani hidayet, ebedi saadete tutunmaktır, ebedi saadette olmaktır. İnsan ile Yaratıcı arasında en yüksek ve en güzel ilişki olan namaz ile insani duygular ve kabiliyetler sonsuzu bulmuş ve sonsuz saadetle tanışmış olur. Böylece namaz, insanın hidayeti içindeki "saadet-i ebediyesidir". İnsani özelliklerin sonsuzu bulmakla 'sorunsuz' olmasıdır. İnsan, sınırsız ihtiyaçları ve sonsuzluğa uzanan arzularıyla ancak kendisine sonsuzluğu ve sınırsız ihtiyaçlarını verebilecek olana bağlandığında gerçekten özgür olur. Yoksa insan, sonsuzluktan başkasıyla tatmin olmayan duygularıyla bu dünyada bir zindandadır ve bu hayat onun için bir cehennem olur. İşte namaz, insanı sonsuzluğun sahibi olan yaratıcısına bağlamakla insaın sonsuzluğu arzulayan tüm duygu ve arzularını tatmin eder. İnsan, bunu anlayıp yaşamaya başladığında ruhundaki bütün özellikleriyle, tüm duygularıyla 'özgürce yaşamaya' başlar. Mesela, üç yaşındaki bir çocuk, sokağa bırakıldığında mı gerçekten özgürdür? Yoksa, babasının yuvasında anasının kucağında olduğunda mı? Bu sorunun cevabını herkes vicdanından alsın. İşte namazı terk etmek ve hele imansızlık, özgür yaşayacağım diye -üç yaşındaki çoçuğun annesinin kucağı yerine sokağı tercih etmesi gibi- kendini imansızlığın zindanına atmayı tercih etmektir. İman etmek ve imanın gereği olarak namaz kılmak ise; o üç yaşındaki çocuğun sahte özgürlükle sokakta çürümesine bedel, babasının yuvasında anasının kucağında olmayı tercih etmesidir. Demek ki hakkıyla iman edip ve o imanın gereği olarak namaz kılmak, insan için gerçek özgürlüğün ikamesidir. Yani namaz, gerçek özgürlügü ikame etmiş, onu hakkıyla sağlamış olur. Öyle ise, namaz insan için büyük özgürlük hareketidir.

3 Haziran 2017 Cumartesi

Ebû Hanife, mezhebini anlatması için Züfer'i, Basra'ya gönderip; Züfer de, işe Ebû Hanife'den bahsederek başlayınca, onlar bunun üzerine iltifat etmediler ve benimsemediler. Bunun üzerine Züfer, Ebû Hanife'nin yanına dönüp de durumu ona haber verince, Ebû Hanife şöyle der: "Sen, tebliğ usulünü bilemedin. Onlara dön ve meseleler hakkında önce, onların imamlarının görüşlerini serdet. Sonra da tutarsız olduklarını açıkla. Daha sonra da, "Burada şöyle bir görüş de vardır" de, benim görüşümü ve delillerimi anlat... Bu görüş onların kalbinde yer edince de, "İşte bu Ebû Hanife'nin görüşüdür de.. Çünkü onlar bu durumda artık utanacaklar, bir daha da reddedemeyecekler..."

12 Mart 2017 Pazar

*insaniyete dair bir kısa tahlil* düşünelim. ben, gayet aç ve açık ve gayet perişan bir halde iken birisi beni evine alır. gayet güzel saray gibi evinde muhteşem eşya ve mobilyalarla donatılmış odalarında beni ağırlar. üstelik çok acıkmış halde iken, her çeşit lezzetlerin olduğu mükemmel ve mükellef bir sofra hazırlayıp bana ikram eder. hiç de minnet etmez, başıma kakmaz. hem de bu cömertliğini her zaman göstereceğini haliyle ve sözleriyle ifade eder. işte bana bütün bu iyilik ve güzellikleri yapan bu adama karşı duygu ve düşüncelerimi şu kavramlarla ifade etmenin insaniyetimin bir gereği olduğunu vicdanımda hissettim. *takdir*, o adamın bana ikram ettiği yemekleri, o adamın bana karşı iyilik ve güzelliğini takdir etmeyi vicdanen bir gereklilik, bir borç biliyorum. *temaşa*, en güzel yemekleri hazırlayan, harika ortamlarda beni ağırlayan adamı bu güzel eserlerini temaşa etmeyi, gözlemleyerek hayretlerimi sunmayı vicdanen bir borç biliyorum. *tefekkür*, en nefis yemekleri yapıp bana ikram eden adamın yemeklerini yerken o yemeklerin kalitesini düşünerek, tefekkü ederek o adamın aşçılıktaki kapasitesini anlamaya çalışmayı fıtraten, vicdanen bir gereklilik biliyorum. *tahabbüb*, ben bunca perişan halde iken bana bunca iyilik yapan, ikramda bulunan adamı en yoğun, en ciddi duygularımla sevmeyi vicdanen bir borç biliyorum. *tahmid*, bu kadar iyiliğini, ikramını gördüğüm adamı övmeyi fıtraten bir borç biliyorum. *taabbüd*, hiç minnetsiz bir şekilde bana onca iyiliği ve güzelliği yapan adam, benim hiç bir şeyime muhtaç değil ama ben de bu iyiliklerine karşılık, "yarım elma gönül alma" kabilinden o adama bir iyilik yapmayı, ona bir ikramda bulunmayı kendime bir vazife sayıyorum. *teşekkür*, bunca zor durumda ve onca perişan halde iken bana bunca iyilik yapan, onca güzel ikramlarda bulunan bu adama karşı en derin kalbimle teşekkür etmeyi ve memnuniyetimi sunmayı vicdani bir görev biliyorum. *tellal*, bana böyle iyilik ve güzellik yapan adamı bütün çevremde ilan etmeyi fıtri bir duygu olarak hissediyorum. *tazarru*, yine zor durumda kalsam, minnetsiz bir şekilde bana bunca iyilik yapan adamdan ihtiyaçlarıma yardım etmesini istemeyi insani bir gereklilik görüyorum. Peki, beni tüm kainatla birlikte yok iken var etmiş. başta hayat nimeti ile tüm kainata yayılmış olan ihtiyaçlarımı bana vermiş. güneş, hava ve suyu vermiş. Kuru odundan meyveleri, otlardan sebzeleri, inekten sütü, eti, arıdan balı ve tavuktan yumurtayı umulmadık yerlerden, yani hiçten icad ederek bana vermiş. yani kısaca her bir anda, beni sayısız nimetleriyle var edip yaşatan Yaratıcıma karşı insaniyetimin, vicdanımın gereği olarak ne yapmam gerekir? takdir ile, temaşa ile, tefekkür ile, tahabbüb ile, taabbüd ile, teşekkür ile, tahmid ile, tellallık ile, tazarru ile bütün varlığımla Ona bağlanıp Onu tanımaya çalışmak insaniyetimin, vicdanımın ve fıtratımın zorunluluğu değil midir. Böyle yapmamak ise, insaniyete ve vicdana ters değil midir?

9 Şubat 2017 Perşembe

Dinin Anlamı Din, varlığımızın ve tüm varlıkların kaynağìna dair algımızı ve anlamlandırmamızı şekillendiren kavrama din denir. Yani insan için, varlığını ve tüm eşyanın, her şeyin varlıklarını anlama ve yorumlama sistemini ifade eden kavramdır din. Her var edilenin bir var edeni olmak zorundadır. Beni var eden, beni yok iken yaratıp benim sahibim olan ancak her şeyi ve tüm kainatı ve bütün evreni var eden olabilir. Başka türlü asla olamaz. Yani gözümü yapan ancak Güneşi yapan olabilir. Demek ki bir karıncayı, bir çiçeği ve insanın bir gözünü yapan ancak tüm kainatı yapan, yaratan olabilir. İşte dinimizin temeli olan bir tek mutlak yaratıcıya imanın, yani tevhid akidesinin anlamı budur. Kısaca tevhid, bir şeyi(çiçek, arı, güneş, galaksi, göz, hücre, atom vb.) var eden, yok iken yaratan ancak her şeyin, bütün kainatın yaratıcısı olabilir. Başka şekilde asla olamaz. Demek ki, din insan için varlìğın kaynağını açıklayan kavramdır. Buna göre insana düşen, dinine göre, yani varlık kaynağına, onu yok iken var edene göre hayatını yaşamaktır. Çünkü bir şeyi yok iken var eden, o şeyin var olmasındaki amaçları da belirlemiştir. işte din kavramını bu bağlamda ele aldığımızda görüyoruz ki, din varlık kaynağımızın belirlediği varoluş amacımıza ulaşmak ve erişmek için bir eğitimdir. Dindeki ibadetler, haramlar helaller bu eğitimin parametreleridir. İlah demek, varoluşun kaynağı olan, yani her şeyi yok iken yaratan, her şeyin sahibi olan ve yAratılmışların cinsinden olmayan mutlak/sonsuz olan Varlık demektir. Evet Yaratıcı demek, yaratılmamış, yaratılmışlara benzemeyen demektir. Öyle ise Yaratıcı yani İlah dediğimizde, her şeyi yaratan, kendisi yaratılmamış olup yaratılmışlara benzemeyen, onlar gibi doğmayan, ölmeyen, yorulmayan, yemeyen içmeyen, eşi benzeri dengi zİddı rakibi olmayan olamayandır ilah. Allah ise inandigimiz ilahin Arapacada özel adidir. İşte insan varliğinin kaynagi olana sonsuz bir sevgiyle tapinir, yani ibadet eder. Cunku insani yok iken var edene karsi var olamanin/ var ediliyro olmanin hak teşekkuru ancak sonsuz bir sevgiyle tapinmayi ifade eden "ibadet" olabailir.

17 Ocak 2017 Salı

sonsuzluğu inkar edene de bir 'sonsuzluk' olmalı. Çünkü sonsuzluğu inkar etmenin karşlı ancak sonsuz olur. Ancak bu, sonsuzluk içinde kendi varlığını bile hissedemeyecek derecede bütün iyiliklerden, güzeliklerden ve lezzetlerden bir 'uzaklık' görecek. Sanki gözü var, hep görmek ister ancak hiçbir şey göremez. Eli var hep tutmak ister ama hiçbir zaman hiçbir şey göremez. Kolu var hep kaldırmak ister ama hiç kaldıramaz. Hep açıkır ve sonuna kadar açlığını hisseder ama hiç yemek yiyemez. Hep susar ama hiç su içemez. Hep nefes almak ister ama hiç nefes alamaz. Bir nevi bütün ihtiyaçlarını sonsuza dek ve en derin, en yoğun şekilde hisseder ancak hiçbirinin karşılığını yapamaz. Sanki denizde eli kolu bağlı boğulmak üzere olan bir kişinin halini sonsuza dek en derin en yoğun şekilde yaşar. Öyle ise, toprağın ötesine dokunmayan bütün dokunuşlar, bütün konuşmalar, bütün koşturmacalar sadece bir 'hiçtir' toprağın altındaki benim için. Demek ki, sonsuzluk arzumu, açlığımı dindirmeyen bütün uğraşılarım sonsuzluk arzumu ve açlığımı dindirmemekle kalmıyor aksine bu yaramı daha bir deşiyor, daha bir kanıtıyor. Demek ki ey nefsim, boşuna 'mış' gibi yapma beni ancak Sonsuz olan doyurur. Demek ki, Bakiye bulamayan 'bakiyeye' tapınmak zorunda kalıyor. Bakiyi bulanlar, 'bakiyeyi' ancak bu dünyanın bir angaryası olarak görürler. Bakiyi bulamayanın 'bakiye' ile mutlu olmaya çalışması kendini kandırmaktır, kafayı kuma kapatmaktır ve aptal avuntusunun daniskasıdır.

10 Ocak 2017 Salı

*'her şeyi' bana veren "bir şeyi' hayli hayli ve hemen verir.* eğer vermiyorsa; - ya insani fıtratım gereği sıkılmayayım diye bir çalışma gayretinde olmam için, - ya ihtiyacım olan bir şeyin yokluğunda beni duaya davet ederek kendisini bana hissetirmek istediğinden, - ya ihtiyacım olan bir şeyi bana vermemesi sonuç olarak benim için iyi ve güzel olan şeyler olduğundan, - ya benim hayatımı diğer insanlarla alakadar yaparak onların iman eğiminde ilerlemeleri için bana yardıma göndermesinden, - ya da istediğim 'bir şeyi' vermemesi, 'her şeyi' verenin o olduğumu anlamam için iman eğitimimde bir araç olmasıdan, her şeyi bana veren bir şeyi vermiyordur, yoksa hayli hayli hemen verir.
*Her Şeyi Veren Bir Şeyi Ver/e/mez mi? her şeyi hiçten yaratıp bana veren, bu her şeye göre küçücük, minicik kalan ihtiyaçlarımı, isteklerimi, arzularımı ve emellerimi nihayetsiz kolay bir şekilde hemen verir.
soru: "ubudiyet" nedir? cevap: ubudiyet, bütün varlığımı, tüm duygularımı, muhatap olduğum her bir varlığı, her bir olayı bunları Yaratana bağlayıp; bunları, bu bağlamaya göre anlamlandırıp, bunlar ile, bunlarda ortaya çıkan manalar ile o Yaratıcıyı tanımaya çalışmaktır. Kısaca, niye/niçin yaşıyorum, sorusuna cevap olarak Yaratıcımı, Rabbimi tanımak için yaşıyorum, şuurunda olmaktır ubudiyet. İyiliğim, güzelliğim, başarılarım, ailem, işim, geçimim, çevrem, kariyerim, ülkem vb. hep bu tanımaya bir vesile olduğu derecede bir anlamı vardır. Yoksa hep bir 'hiç' uğruna boşa kürek sallamaktır.