12 Mayıs 2016 Perşembe

Bediüzzaman’a Göre Laiklik Meselesi Üstad Bediüzzaman Osmanlıyı mutlakiyet ve meşrutiyet dönemleriyle, Cumhuriyeti de tek partili ve çok partili dönemleriyle görmüş yaşamış bir dava adamıdır. Davası ise ‘tahkiki imanı’ geniş halk kitleklerine kazandırmaktır. Bu bağlamda Bediüzzaman’ın siyasetle, devlet yönetimiyle ve devletin rejimiyle ilgili görüş, tuttum ve tavırları olacaktır. Biz bu yazıda Üstadın devlet ve siyaset Mefhumlarıyla/kavramlarıyla ilgili bütün görüş ve değerlendirmelerini ele almayacağız. Siyasert meselesine Bediüzzamanın yaklaşımını ifade eden kısa bir girişten sonra güncel tartışma konusu olan Laiklik meselesine dair Bediüzzamaın görüşlerini ve değrlendirmelerini ortaya koymaya çalışacağız. Bu çalışmada ortaya koyacağımız tesbitlerde hata ve/veya yanlış olursa Risale-i Nuru doğru amlayamamaktan kaynaklı olup bize aittir.” Bediüzzaman Göre Siyaset Kuran ve hadisten aldığı dersle dünyayı ahretin tarlası ve Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecelli yeri olarak gören Bediüzzaman, insanın dünyada varoluş gayesini de Allahın rububiyetine karşı en kapsamlı bir şekilde ubudiyet etmek olarak belirtir. Bu çerçevede siyasete bakışını şöylece ifade eder: “..din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidinden, Selef-i Salihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakiki dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı asli siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakiki dindar ise, "Bütün kainatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir" diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir. Yoksa baki elmasları kırılacak adi şişelere alet yapar.” Bu ifadelerle siyasete bakışını kısa ve özlü bir şekilde ortaya koyan Bediüzzaman siyaseti dine, ahirete ve hakikate alet olabilen siyaseti olumsuzlamaz. Aksine dine ve hakikate perde ve engel olan siyasete karşı tutum ve tavrını o meşhur sözüyle ifade eder: “Şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım.” Demek ki Bediüzzaman siyaseti kategorik olarak olumsuzlamaz. Üstadın olumsuzladığı ve Allaha sığındığı siyaset şeytanî bir siyasettir, insanı Allahtan uzaklaştıran ve şeytana alet ve oyuncak eden siyasettir. Yoksa dine ve ahrete alet olan, insanın Cenab-ı Hakkın rububiyetine karşı ubudiyetini yapmasına engel olmayan siyaseti olumsuzlamaz. Özellikle modern dönemde riyakar ev zulümkar olan ve hakikate ve dine alet edilemeyen siyasete karşıdır Bediüzzaman ve bu siyasetten Allaha sığınır. Bediüzzaman ve Rejim Bize göre laiklik bir rejim meselesidir. Türkşiye Cumhuriyetinin tek parti döneminin rejimin başat özelliği laikliltir. Bu bağlamda laikliği – özellikle tek parti dönemi uygulamalarını baz alarak- rejimin temek karakteri olarak ele alabiliriz. Bu burada Bediüzzamanın laiklik görüşlerini rejim bağlamınde ve rejime dair görüşleri ekseninde ele alıp değerledendireceğiz. Bediüzzaman rejime karşı tutumunu şu şekilde ifade eder: “Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var. Ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.” Demek ki, Bediüzzaman rejimi değiştirmek amaçlı isyan, silah ve şiddet içeren yöntemleri doğru bulmuyor. Bu yöntemlere karşı çıkıyor. Ancak bu rejimi de doğru bulmuyor, onaylamıyor, kabul etmiyor ve rejimin anlaşını benisemeyip onunla amel etmiyor. Ama rejimi değiştirmek için de bir isyanı, bir kalkışmayı da doğru bulmuyor. Yine bu minvalde Bediüzzaman mahkeme müdafalarıdna sık kullandığı bir ifade olan şu pasajda laik rejim konusunda tutum ve tavrını tam olarak ifade ediyor: “Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hattâ rejimin sahibine adâvet etse, onlara kanunen ilişilmez.” Üstad tek parti döneminin dinsiz bir yönetimi rejim altına aldığını da vurgular ve dünayı dine tercih eden bir rejim der. : “bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka medeniyet namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler.” Şu ifadeler demek istediğmizi daha açık bir şekilde ortaya koyuyor: “..lâiklik maskesi altında dîne ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem, kanunlar haricine mi çıkmış oldum?” Mecbur Kalınan Rejim Olarak Laiklik Bediüzzaman ‘mecbur kalınan’ bir rejim olarak laik cumhuriyeti en olumlu şekilde ele alır. İman ve Kuran hizmetlerinin modern çağın ve laik rejimlerin hep öne çıkardıkları din ve vicdan hürriyeti ve düşünce özgürlüğü açısından mümkün olduğunca meselenin olumlu yönüne bakarak bu ‘şartlarda’ nasıl yapılabileceğini öne çıkarır. “Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak...” Yan eğer hakkaten dedikleri gibi modern batı medeniyeti ve onların ürünü olan laik rejimler din ve vicdan hürriyetini ve düşünce özgürlüğünü hakkıyla sağlasalar iman ve Kuran hizmetleri bu ortamdan olumsuz etkilenmez. İman ve Kuran hakikatlerinde öyle bir delil ve doğruluk kuvveti var ki bir devletin korumasını kolamsına ihtiyacı yoktur. Eğer iman ve Kuran hakikatlerinin deliller ve doğruluk boytundaki kuvveti ortaya çıkarak bir eser, bir çalışma olursa iman ve Kuran hakikateri devlet koruması kollması olmdan insanlar akendileini yayacaklarıdr. Muvakkat/Geçici Rejim Üstad Bediüzzaman jakabon laiklik uygulamalarını esas alan rejimin ‘muvakkat’/geçici olduğuna ısrarla vurgu yapar. Bizce bu vurgu boşuna değildir. İman ve Kuran hizmetleriyle toplumun genelinde bir dindar oprtam oluşitukça ve toplumun büyük çoğunlu dine cidden taraftar oldukça üst yapı olarak rejim de bu değişime ayak uyduracaktır. Katı jakoben laiklik uygulamarını devam ettiremeyecektir. Bediüzzaman bir nevi sosyolojinin fıtrat kanunu olan bu noktaya imâen işaret eder. Biz bu imâ ve işaretin günümüzün güncel tartışmaları için manidar olduğunu düşünüyoru. Burda jakaben ladini manadaki laik rejimin ‘muvakkat’ yani geçici oluşuna dair ima ve işaretleri belirterek, konuyu dikkatleri toplamak istedik. “Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.” Yine bu minvalde Mektubat adlı eserinde milliyetçilik bahsinin sonun şöyle der: “Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini,muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. Hukuk Ve Şeriat Buraya kadar olan açıklamalar üstad Bediüzzamanın laikliğe karşı görüşlerini ve tvarını ortaya koymaktadır. Buna göre Bediüzzaman laikliği mecbur kalınan bir rejim olarak ele aldığında meseleye mümkün olan en olumlu bakışı sergiler ve din ve vicdan hürriyetinin sağlandığında –eğer Modern Batı’nın ve laikçiler söylemlerimn-nde samimiyse- zaten iman ve kuran delil ve doğruluk gücüyle bu hürriyet ortamında –devlet desteğine gerek kalmadan- kedilerini insanlara ulaştıracaklardır. Ancak mesele sadece bu olmayıp toplumun giderek Müslümanlaşması gözden uzak tutalamaz. Toplum müslümanlaştuıkça ve daha dindar hale geldikçe bir üst yapı olan devlet ve yönetim rejiminin de buna uygun hale gelemesi icab eder. Yine bu şekilkde toplumu ve halkı idare eden kanunlar da toplumun iançlarından uzak kalamaz. Toplumu çoğunlu dindarlaştuıkça kanunlar da hukuk düzeni de buna uygun hale gelmelidir. Eğer toplum daha dindar hale geldiği ve kanunlarından bu minavlde olamsını arzu ettiği bir zeminde halkın inançlarında uzak laik bir hukuk sisteminde diretmek toplumun hukuka olan bağlılığını zedeler. Üstelik Müslüman toplumlarda asayişi ve düzeni güzelce sağlayabilmek için kanunlar din ekseninde düzenlenmelidir. Yoksa suçların, şiddetin ve anarşinin önü alınamaktadır. Üstad Bediüzzaman bu manada şu tebsitlerde bulunur: “Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder